Bengü Arslan | Röportajlar
3
archive,category,category-roportajlar,category-3,ajax_fade,page_not_loaded,,wpb-js-composer js-comp-ver-4.3.4,vc_responsive

Röportajlar

Bir Kokudan Çok Daha Fazlası – Benoit Brosseau Röportajı – GECCE.COM

Jean Charles Brosseau bir aile şirketi… Aslında zirvede yer alan bu markanın oldukça ilginç bir hikayesi var… Benoit’nın babası Jean Charles Brosseau hikayenin kahramanı diyebilirim… Kariyerine 1955 yılında  bir moda evi açıp  kadınlara şapka tasarımı yaparak başlamış… Malum o zamanlar, Fransa’da şapka bir statü sembolü idi… Gres, Hermes, Leonard, Kenzo gibi ünlü moda evleri için özel şapka üretimi yaparak büyük başarılara imza atmış. Ardından özel tasarım takılar takip ediyor… Beni en çok etkileyen kısmı ise bu hikayenin, şapka ve takı tasarımından parfüme geçiş hikayeleri oluyor… Uzun AR-GE çalışmaları sonunda, eğer global bir marka olmak istiyorsak, tüm dünyaya hitap eden bir ürüne yönelmeliyiz diyorlar ve bu da kesinlikle parfüm oluyor… İlk referansı  1980’lerde OMBRE ROSE oluyor ve Jean Charles Brosseau lansmanını şapkalarla başarısını yakaladığı ana vatanı Paris’de değil, onu kimselerin tanımadığı bir yerde – New York’ta- yapmaya karar veriyor. Zor bir yol seçiyor fakat bu zorlu yolun sonunda kendisini zirvede buluyor…  Ardından da işte size o muhteşem hisler uyandıran kokuları ile Jean Charles Brosseau  markası dünyanın en önemli mağazalarında yerini alıyor… Türkiye’de Beymen ve Harvey Nichols’lar da yer alan bu kokular, hikayeyi dinledikten sonra beni daha da derinden etkiledi diyebilirim… Jean Charles Brosseau’nun oğlu ve şu anda da şirketin Başkanı Benoit Brosseau Four Seasons Otel’de keyifli bir röportaj gerçekleştirdik… Başlayalım mı?

Slayt1

Jean Charles Brosseau markasının geçmişini ve hikayesini bir de sizden dinleyelim…

Şirketin kurucusu babam Jean Charles Brosseau, kariyerine kadınlara şapka tasarımı yaparak başlıyor, ardından ise şapkaları özel tasarım takılar takip ediyor… 10 sene sonra ise daha global bir marka olmaya karar vermesinin ardından bu hikaye başlıyor… 2001 senesinde babam tüm haklarını distribütörlere vermeye karar verdi ve ardından ben de şirketin tüm yönetimini bizzat üstlendim…

Slayt5

Babanız sizinle gurur duyuyor olsa gerek…

Babamdan bu bayrağı devralmak benim için hem onur hem de mutluluk verici… Babam da her seferinde beni takdir eder… Onun adını en iyi şekilde korumaya ve yaşatmaya çalışıyorum… Markamızın sağlam bir altyapısı ve emin adımlarla kazanılmış bir başarısı var… Harrods, – Printemps & Sephora Champs-Elysées- Paris, Bergdorf Goodman, Henri Bendel in New York; Takashimaya & Seibu in Tokyo; Harvey Nichols and Bloomingdales in Dubai ve Türkiye Distrübütörümüz Aeros Cosmetics ile Türkiye Harvey Nichols ve Beymen’lerdeyiz. Bir çok ülkedeki distrübütörlerimizin de markamızın başarısına katkısı büyük, onlara da sizler vasıtası ile teşekkür etmek istiyorum.

Slayt3

Belki bu zorlayıcı bir soru olacak ama, Jean Charles Brosseau markasındaki parfümlerden sizin gözbebeğiniz hangisi?

Ombre Rose…  Dunya’da da buyuk hayran kitlesine sahip olan OMBRE ROSE; Tressor Lancome, Cher Michel Klein, Flower by Kenzo Orientale, Classique Jean Paul Gualtier, Nina Ricci Primier Jour vs. gibi oldukça iyi bilinen birçok markanın parfümlerinin esin kaynağı olmuştur.

 Slayt4

Parfümlerinizin şişelerinin ağırlıklı olarak Art Deko Şişeler olduğunu görüyorum. Favori tasarımınız bu galiba…

Art Deko Bottle’ı bulan ve tasarımlarında uygulayan kişi benim babam. Konuyla ilgili bir hissiyatı vardı tabi ama aynı zamanda şişeye de ihtiyaç vardı. 1920’lerde üretilen bir şişeydi bu.  Şişenin üzerinde yer alan AMARYLLİS çiçeği ( halk dilinde ÇOBAN ÇİÇEGİ olarak biliniyor)  aynı zamanda markamızın Logosu oldu. Şişe tasarımı  ve logo seçimi da kendisine ait…O yüzden bu şişe benim ve markamız için çok özeldir…

Slayt2

Türkiye’ye ilk gelişiniz mi? İlk izleniminiz ne oldu?

Türkiye’ye ilk gelişim fakat özellikle ülkenizin tarihi hakkında oldukça fazla bilgiye sahibim. Kesinlikle özellikle İstanbul çok büyülü ve mistik bir şehir… Her yerinde ayrı bir hikaye, ayrı bir duygu var…

Siz parfümör değilsiniz değil mi? Kokularınızın oluşum süreci nasıl gerçekleşiyor?

Doğru parfümörlerle işbirliği içerisindeyiz,  öncelikle düşüncelerimizi kokulara yansıtmaya çalışıyoruz. Doğru brief, markayı doğru tanıma, filozofimizi iyi bilmeleri doğru kokuların ortaya çıkışındaki en büyük etken diyebilirim.

 Slayt7

Sizce parfüm seçiminde püf noktalar nelerdir?

Çok kişisel bir soru bu, onun için söyle söyleyeyim, geniş bir parfüm koleksiyonumuz var ve kişinin bu koleksiyon içerisinden kendisine uygun olacağını mutlaka bulacağını düşünüyorum. Parfüm seçimi tabii ki çok kişisel bir tercih. Geçmişe ve çocukluğumuza dönük anılarımız bu seçimde büyük önem taşıyor… O koku sizde nasıl bir his uyandırıyor ise tercihiniz o yönde oluyor…

Sizce parfümün bir mevsimi var mıdır?

Kesinlikle… Mesela ılık bir yaz akşamında tercihiniz başka olabilecekken, karlı bir  günde bambaşka bir tercihte bulunabiliyorsunuz…

Slayt6

Röportaj: Bengü Arslan

Fotoğraf: Mehmet Teke

Mekan: Four Seasons Otel

Q Life Dergisi – Didem Antebi Röportajı

Q Life Dergisi için Didem Antebi ile yaptığım röportajı okumak için mouse’unuzu hareket ettirmeye devam edin 🙂

Modern İkon: Didem Antebi

 

Didem Antebi; cemiyet hayatının en şık, en asil ve en doğru giyinen isimlerinden… Didem Hanım’ın güzelliği, kuşku götürmez bir gerçek. Tarzını çok sade ve düz olarak tanımlayan isim, çabasız şıklık olarak tanımlanan akımın öncülerinden diyebiliriz. Anne olmasının ardından freelance işlerle, bloguyla ve sosyal sorumluluk projeleri ile zamanını geçiren Antebi ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

didem antebi 12-17-312-17-4

12-17-5

 

 

Didem Hanım harika bir blog açtınız ve gün geçtikçe artan bir okuyucu kitlesine sahipsiniz… Bu fikir nasıl doğdu ve blogunuzla ilgili hedef projeleriniz neler?

Uzun zamandır internette moda üzerine bir şeyler yapmak istiyordum biliyorsunuz artık her şey çok hızlı tüketiliyor ve hızlı yaşanıyor, bu sebepten dolayı ben de bir blog açmaya karar verdim. Blogumda; hoşuma giden ürünleri, moda dünyasına ait haberleri  ve yenilikleri paylaşıyorum, aslına bakarsanız blogların popülaritesi de biraz azalmaya başladı. Benim de başka projelerim var tabi ama daha hayata geçmediği için  şimdilik sürpriz olsun.

“Çocuğunuz olunca bütün vaktinizi onla geçirmek istiyorsunuz hatta ben fazla vakit geçiremediğimde vicdan azabı çekiyorum.”

Çocuklu bir kadın olmak kariyerinizi etkiledi mi?

Tabiî ki etkiledi… Çocuğunuz olunca bütün vaktinizi onla geçirmek istiyorsunuz hatta ben fazla vakit geçiremediğimde vicdan azabı çekiyorum. Bu sebeple  vaktimin belirli bir kısmını işe ayırabiliyorum, bu kısıtlı zamanda verimli olmak çokta kolay olmuyor. Mila doğduğundan beri freelance işler bana daha çok hitap ediyor diyebilirim.

” Ülkemizde daha çok çalışan ve daha çok üreten kadına ihtiyacımız var…”

Üniversite yıllarından beri aktif çalışan bir kadın olarak, iş dünyasına şüphe ile bakan kadınlarımıza bir mesajınız var mı?

Bir kadının çalışması bence çok önemli. Kendine olan özgüveni, hayata karşı duruşu, beklentileri ve bir çok şeyi değişiyor. Bir kadının kendi parasını kazanarak, kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi günümüzde çok önemli bir şey diye düşünüyorum. Ülkemizde daha çok çalışan ve daha çok üreten kadına ihtiyacımız var…

Son zamanlarda sizi bir çok sosyal sorumluluk projesinin içerisinde aktif olarak görmekteyiz. Bize biraz bu projelerden bahseder misiniz?

Tohum Otizm Vakfı ve Hayat Paylaşım Derneği’nde aktif olarak çalışıyorum. Hayat Paylaşım Derneği’nde  zihinsel engelli çocuklarımız için Eyüp’te bir rehabilitasyon merkezi yapıyoruz. Tabii ki çok zor ve maliyetli bir proje, fakat en kısa zamanda bu projeyi hayata geçirip engelli  Tohum Otizm Vakfı’ndaki çalışmalarımıza gelince; otizmli çocuklarımızın daha doğru şartlarda bir eğitim almaları için çaba sarf ettiğimi söyleyebilirim. Şu anda faaliyette olan okulumuzda ise; otizmli ve maddi durumu zayıf ailelerin çocuklarına eğitim veriliyor. Bu erken eğitimle de otizmi yenmelerine destek olunuyor.

“Stilimin ruh halime göre değiştiğini söyleyebilirim. Genelde sade ve düz çizgiler tercih ederim. Aşırıya kaçmayı hiçbir zaman sevmem.”

Moda konusunda hem eğitimli, hem de iyi bir trend takipçisi olarak sezon trendlerini bizler için değerlendirir misiniz?

Sezonun trendleri bu sene;

1) Pliseler her yerde etekler elbiseler gömleklerde bu detayı çok görüyoruz.

2) Metalik renkler

3) Büyük çiçekli desenler

4) Fırça darbesini anımsatan sanat eseri görünümündeki parçalar

5) Sırt çantaları

6) Erkeksi gömlekler, jeanler

Gardırobunuzun olmazsa olmaz parçaları nelerdir?

Dolabımın olmazsa olmazları; ayakkabılarım, siyah elbiseler, siyah skinny jean, trençkot ve aksesuarlarım.

 

“Gün geçtikçe Avrupa’nın daha çok ilgisini çekiyoruz, çok yakın bir zamanda İstanbul bu etkinliklerle modanın başkentlerinden birisi olacak diye düşünüyorum.”

Giderek daha da yankı uyandıran İstanbul Moda Haftası’ndaki tasarımları, tasarımcıları ve organizasyonu bir uzman gözü ile değerlendirir misiniz?

İstanbul Moda Haftası her sene daha da iyiye giden bir organizasyon kurguluyor, özellikle genç tasarımcılarımızı çok başarılı buluyorum. Yeni isimlerin ise kendilerini tanıtmaları için iyi bir platform olduğunu düşünüyorum. Gün geçtikçe Avrupa’nın daha çok ilgisini çekiyoruz, çok yakın bir zamanda İstanbul bu etkinliklerle modanın başkentlerinden birisi olacak diye düşünüyorum. Gördüğüm tek eksiği değerlendirecek olursam, basın ayağında daha çok yabancı basın, blogger ve editör gelmeli İstanbul’a.

Sizce Türk modacılarının ve markalarının dünya arenasındaki yeri nedir?

Dünya arenasında çok başarılı bulduğum Türk tasarımcılarımız var. İsim verecek olursam; Hüseyin Çağlayan, Erdem Moralıoğlu, Bora Aksu, Arzu Kaprol inanılmaz başarılılar. Fakat daha çok isim olması lazım… Tabii ki dünyada ismini duyurmak çok zor bir şey fakat bunu hak eden bir çok tasarımcımız olduğunu düşünüyorum ve çok iyi yerlere gelerek uluslararası arenada temsiliyetimizin artmasını diliyorum.

Röportaj: Bengü Arslan

Fotoğraflar: Erhan Abinikman

Mekan: Sait Halim Paşa Yalısı

Tanrı Kadını, Lancel BB Bag’i Yarattı…

Lancel’in Artistik Tasarım ve Görsel Uzmanı Leonello Borghi,  Fransız aktris Brigitte Bardot’yu ölümsüz bir çantaya dönüştürdü. Güçlü, ebedi, karşı konulmaz, güzel bir kadın silüetinin çantaya dönüşme hikâyesini Borghi’den öğreniyoruz. BB Bag, doğa dostu, oldukça estetik… Borghi’nin de tanımıyla kesinlikle Bardot gibi uzun süre kadınların hayran olacağı bir tasarım…

Borghi tasarım dünyasına 1989 yılında girmiş. İtalya’da başladığı serüveni New York’da sonrasında da Paris ‘de devam etmiş. Moda sektöründe birçok büyük marka ile çalışma imkânı bulmuş, Ralph Lauren, Giorgio Armani ve Lancel gibi… Tasarım onun için bir tutku, tasarladığı çantalarında onun için yeni doğmuş bir bebekten farksız olduğunu söylüyor. Her zaman içindeki sesi dinlemiş ve tutkularının peşinden gitmiş. Borghi’ye hayran olmamak mümkün değil…

Öncelikle neden Bridget Bardot?

Lancel’in yaratıcı Madame Angela Lancel’le Bridget Bardot’un o kadar çok ortak yanı vardı ki. Öncelikle ikisi de tuttuğunu koparan, güçlü, başarılı, risk almayı seven, güzel kadınlar. Lancel ve Bardot’un bu ortak gücünü bir tasarımda toplamak benim için kaçınılmaz oldu. Karşı konulmaz, söz dinlemez, başına buyruk, güzel, seksi ve efsanevi bir varlığı, en önemlisi de neredeyse her sezon modaya ilham veren bir kadını tasarımımla özdeşleştirmek, işte bu çok farklı bir haz.

Çantayı tasarlarken Bardot’un en çok hangi özelliklerinden ilham aldınız ve süreç nasıl gelişti?

Güzelliği, duruşu, doğası ve yaşam enerjisiydi bize ilham veren. Onunla çalışmış olan yönetmenlerin ve fotoğrafçıların gözünden yansıyan kareleri toplayarak başladık işe. Kıvrımlı vücut hatları ve 90-60-90 vücut ölçüleriyle çantanın silüetini oluşturdu. Onunla özdeşleşen saç bantlarını kıvırarak çantanın kulbunu yarattık. Bazı fotoğraflarında belirgin şekilde öne çıkan saçları ise püskül olarak kullandık. Dans etmeye dört yaşında başlayan Bardot’nun hayatında, filmlerinde ve topladığımız karelerde hep müzik var. Çaldığı bir gitarın motiflerini çanta askısında kullandık.

 

Sınırlılıklar, kısıtlamalar yok.  Ben tasarımlarıma yüksek karakterler yüklemeyi seven bir tasarımcıyım. Bence en önemli olan şey budur.

Vichy kaplamalarının ilham kaynağı ne oldu peki?

Daha 18 yaşındayken ailesiyle birlikte, şimdi de yaşamakta olduğu St. Tropez’ye tatile giden Bardot, katılacakları bir komünyon daveti için herkes gibi beyaz giymeyi sıkıcı bulmuş ve otelin vichy (pötikareli) perdesini keserek eteğin üzerine geçirmiş. Biz de BB Bag’in içini Lancel’in de felsefesinde olan vichy ile kapladık. İçindeki ceplere de St. Tropez ve Madrague farklı isimler verdik. Bu isimleri de küçük brövelerle ceplere uyguladık.

 Ya çantanın ağız bölümündeki drapeler?

Yine bir fotoğraf karesinden yola çıkarak göğüs dekoltesi gibi drapelerle bitirdik çantanın ağız bölümünü. Kendi imzası haline gelen çiçek desenini de brövelerden birine giydirdik. .  Belindeki kemeri de çantayı çevreleyecek şekilde uyguladık. Çantanın her detayında, tıpkı her kadının içinde bir Bardot olmasına inandığımız gibi Bardot’dan bir detay var kısaca.

Birçok renk seçeneği olduğunu görüyoruz…

Tüvit ve Alcantara olmak üzere iki farklı materyal seçtik. Tüvitte altı, diğerinde ise beş renk alternatifi var. Her biri Pantone kodlarıyla belirlendi.

 Sanırım çantanın en önemli özelliği de doğa dostu olması, tıpkı Bardot gibi…

Aynen öyle. Çünkü Bardot o dönemde herhangi bir teknik müdahale, estetik operasyon ve photoshop desteği olmadan fotoğraflarda güzel olmayı başarmış biri. Bugün de estetiksiz, tamamen kendi doğasından gelen güzelliğini koruyor. Dolayısıyla çantanın da bu doğallığı koruması gerekiyordu. Bu nedenle herhangi bir hayvansal materyal kullanmadık.

Bardot bu konudaki hassasiyetini size çalışmaya başlamadan önce mi bildirdi?

Aslında, biz o söylemeden, nasıl materyaller kullanacağımızı ve çantanın tamamen çevre dostu materyallerden yapılacağını kendisi ile paylaşmıştık. Kısacası, o bize bir şey söylemeden biz çoktan bunu düşünüp kendisine nasıl çalışacağımızı iletmiştik. Oldukça hoşuna gitti tabii ki.

Çantayı ilk gördüğü anda tepkisi ne oldu?

İlk gördüğünde çok beğendi ve sürecin geldiği noktada oldukça duygulandı. Hayatı boyunca renklerle yaşadığı için siyah ve kahverengi çantaları neden yaptığımızı sordu. Ama satış için gerekli olduğunu söyledik.

Röportaj: Bengü Arslan tarafından MAG Dergisi için yapılmıştır.

Modada Bembeyaz Bir Sayfa Açan İsim: Hamdi Külahçıoğlu

E-ticaret Devrimcisi: Hamdi Külahçıoğlu

hamdikulahciogluba

Devir e-ticaret devri… Ee, biz kadınlar için de alışveriş siteleri bu devirde vazgeçilmez… En çok keyif aldığım sitenin Kurucu Ortağı Hamdi Külahçıoğlu’nu yakalamışken, bir röportaj gerçekleştirmeme olmazdı, öyle değil mi? www.beyazkutu.com sitesinin oluşumuna kadar geçen süreci, girişimciliği, yeni ticaret alanlarını, modayı, sektörü, kısacası her şeyi Hamdi Bey ile masaya yatırdık. Ben röportajı yaparken çok keyif aldım, eminim sizler de okurken çok keyif alacaksınız. Hamdi Bey; oldukça yenilikçi ve son gelişmeleri yakından takip eden tam bir moda insanı diyebilirim. Çok etkileyici bir kariyere sahip, Unitim, Harvey Nichols, Victoria’s Secret, Barney’s gibi bir çok dünya devine tasarım yapmış, New York’un o görkemli ve moda kokan havasını solumuş ve fazlasıyla bu koku içine işlemiş bir iş adamı… Gelin Beyaz Kutu’nun yükselişini kendisinden dinleyelim…

Eğitiminiz ve özgeçmişiniz? Bu işe başlamadan önce iş hayatında tecrübeniz oldu mu, nerelerde çalıştınız?

Boğaziçi İşletme mezunuyum, üzerine de ABD’de finans masterı yaptım. 15 sene New York’ta yaşadım. Ardından moda sektöründe birçok iş gerçekleştirdim. Kendi işimi yaptım, profesyonel olarak çalıştım. markamı yaratıp, Barneys gibi bir çok büyük firma ile çalıştım. 2001, 11 Eylül sonrası Amerika’da işler değişti. Ben de artık yavaş yavaş dönmeyi düşünüyordum, ardından Türkiye’ye döndüm ve Unitim gruba katıldım. 5 sene Unitim’de görev yaptım, sonrasında Harvey Nichols’ı açtık ve ben Harvey Nichols’ya Satın Alma Direktörlüğü görevimin ardından Genel Müdürlük görevine getirildim. Chanel, Tom Ford, Polo Ralph Lauren gibi bir çok markayı Türkiye’ye getirdik. Ardından 2009 yılında görevimden ayrıldım.

Bu işe başlama fikri nereden geldi ve nasıl gelişti?

E-ticarete girişim, Türkiye’deki potansiyeli görerek oldu diyebilirim, daha henüz bu özel alışveriş sitelerinin yeni çıktığı zamanlarda, sürekli çok büyük indirimlerin iyi markaların zarar gördüğünü düşünüyorum, bir yerde markalar bunu anlayacak ve geri çekilecek diyordum, bugün de olmaya başladı diyebilirim. Bizim ki tamamen sezon ürünleri satan bir butik olarak hizmet veriyoruz. Fırsat ürünü her zaman var ama biz sezon ürünlerini ön plana çıkararak hizmet veriyoruz. Türkiye’nin ilk sezon ürünlerini satan e-ticaret sitesiyiz. Baktığınızda Türkiye’de B segmente hitap eden Department Store yok, birçok lüks markaları satan mağazalar, bir de C hedef kitleye hitap eden markalar var, biz aslında bu boşluğu da doldurmak istedik. Fikir bu şekilde gelişti ve doğru olduğunu da yaşayarak gördük. Özel alışveriş siteleri oldukça sayıca artmaya başladı ve insanlar doyum noktasına geldi. Fırsat ürünlerinin kalitesi de tartışılır ve güvenilirlik konusunda sorun yaratıyor.

Beyazkutu.com bildiğimiz gibi bir online alışveriş sitesi peki neden beyazkutu’yu tercih edelim bizim için avantajlarınızdan ve güvenilirliğinizden bahseder misiniz?

Aslında bir müşterinin beyazkutu’yu tercih etmesi için çok fazla nedeni var… Öncelikle biz tüm sattığımız markaların yetkili internet satıcısıyız. Yani diğer bazı web sitelerinde olduğu gibi sahte, lisanssız ya da yetkili izni dışında satılan ürünlerin bulunduğu bir web sitesi değiliz. Yine bu markaların Türkiye’de ulaşamadığı bir çok ile de bizim sayemizde ulaştığını, bu illerde yaşayan insanların dünyaca ünlü moda markalarının sezon ürünlerine ulaşmak için İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere gelmesine gerek kalmadan, sadece tek bir tıkla ulaşabildikleri dev bir mağaza burası. Üstelik bu dev mağazada Türkiye’de hiç satışı olmayan bazı özel markalar da satışta… Ayrıca tüm bu markalara sadece üyelerimize özel fırsatlarla sahip olabiliyorsunuz.

Beyaz Kutu’dan alışveriş yapmak isteyen ama yurt dışında olanlar sipariş verebilir mi?

Açıkçası yurtdışından çok fazla talep görüyoruz… Bu noktada yurt dışındaki müşterilerimize de özel hizmetler sağlıyoruz. Kargo bedellerini de karşı tarafa yansıttığımız bu modelde müşterilerimiz dünyanın neresinden isterlerse istesinler özgürce alışveriş yapabiliyorlar. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki; diğer tüm online satış sitelerinden farklı olarak beyazkutu’da satılan tüm ürünlerin fotoğrafları HD kalitesinde çekiliyor. Yani fotoğrafta gördüğünüz bir ürünün elinize geçtiğinde bakıp şaşırma ihtimaliniz oldukça zayıf. Ama olası bir beğenmeme, beden değişikliği vs. durumda müşterilerimizle birebir ilgilenen deneyimli müşteri temsilcilerimiz soruna anında müdahale ederek gereken neyse onu yapmaktadırlar. Müşterilerimizden gelen feedbacklere de bakarak iyi bir müşteri hizmetleri anlayışımız olduğunu söyleyebiliriz. Müşterilerden gelen mailler benim bilgisayarıma da düşüyor ve günümün en az 1-2 saatini bu maillerle geçiriyorum diyebilirim. Müşteri odaklı bir satış politikası söz konusu.

 

Siparişi veriyoruz ve anında elimizde oluyor. Diğer e-ticaret sitelerinde bu bu şekilde işlemiyor ve uzun süre beklemek gerekiyor. Bu da sizi diğerlerinden ayıran büyük bir fark öyle değil mi?

Yine bu alanda da diğer giyim ürünleri satan –bilhassa kampanya- sitelerine nazaran oldukça avantajlı durumda, çünkü sattığı tüm ürünler sezon ürünleri ve de ya kendi stoklarında ya da stratejik tedarikçisi konumunda bulunan firmaların stoklarında bulunuyor. Bu da satılan ürünlerin müşteriye ulaşma zamanını bir hayli düşürüyor. Bir örnek vermek gerekirse; kampanyayla satış yapan sitelerde ulaşım zamanın 10-15 gün arası değişebiliyorken, beyazkutu’da bu süre ortalama 4 iş günü olarak şekilleniyor.

Kanyon Pop-up Shop fikrinin yaratıcısız sizsiniz sanırım…

Beyazkutu.com online moda giyim satış sitelerinden farkla kendisi ithalatlar yapıp stoklara sahip olduğundan böyle bir farkı yaratabildi. Aslında bu proje Kanyon ile ortaklaşa düşünüp geliştirdiğimiz bir projeydi ve hem kendi müşterilerimiz, hem de bizi daha önceden tanımayan ve bu organizasyonla tanıyan, kısacası herkesin çok büyük ilgi gösterdiği ve beğeniyle karşıladığı bir proje oldu. İnsanların ilgisi bizi çok mutlu etti ve bu gibi organizasyonlar yapma noktasında bizi yüreklendirdi. Ancak bizim asıl işimiz web / online satış olduğundan kısa vadede böylesi bir organizasyon yapma niyetimiz yok.

Beyazkutu.com adresini tercih ettiğimizde hangi markaları bulabiliriz ve piyasa ile ne derece karlı avantajlara sahip olabiliriz?

Beyazkutu.com da; French Connection, Brooklyn Industries gibi Türkiye’de başka hiçbir yerde satılmayan ürünlerin yanı sıra Rock & Republic, Tommy Hilfiger, Camper, G-Star, Aldo, Energie, Calvin Klein, Miss Sixty, Pepe Jeans, Custo Barcelona, Killah, Lavand, Antony Morato, Billabong, Vans, Oakley gibi daha onlarca markanın binlerce ürününü bulabilirsiniz. Tüm bu markaların sezon ürünlerine, en cazip fiyatlarla ve dönem dönem gerçekleştirilen özel kampanyalarla sahip olabilirsiniz. Bu arada yine piyasaya damgasını vuracak yeni bir çok markanın çok yakında beyazkutu’da olacağının müjdesini de buradan vermiş olalım…

Sektördeki diğer internetten giyim ürünleri satan, özellikle de private shopping siteleriyle kıyasladığımızda kendinizi nerede görüyorsunuz?

Öncelikle beyazkutu olarak kendimizi bu sitelerden tamamen farklı bir yerde görüyoruz, kaldı ki müşterilerimizden gelen yorumlar da bizim bu düşüncemizi doğrular nitelikte oluyor. Çünkü biz sözü geçen o siteler gibi bazı markaların geçmiş sezonlardan ellerinde kalan ürünlerini değil, sadece belirli ve en üst bantta bulunan özel markaların en son sezon ürünlerini satıyoruz. Yani tedariçilerin stoklarını eritmek üzerine değil, gerçek moda severlere hizmet vermek üzere kurulmuş bir siteyiz. Zaten müşterilerden aldığımız pozitif yorumlar da bunun göstergesi oluyor. Bir çok müşteri bu her gün mantar gibi türeyen bu sitelerden sıkıldıklarını, satılan ürünlerin kalitesiz olduğunu ve yepyeni bir soluk aradıklarından bahsediyor. Tabi en sonunda bu okların bizi göstermiş olması da bizim için ayrı bir kıvanç vesilesi oluyor.

 

Yeni Medya Patronu: Demet Sabancı

demetsabanci

Sabancı ailesinden bir isim sonunda medyaya girdi. Çiçeği burnunda medya patronu Demet Sabancı, medyaya niçin girdiğini, neler yapmak istediğini ve DEMSA Group’u Q Life okuyucularına anlattı. Sabancı ailesinin kadınları iş dünyasında adından söz ettirmeyi başarıyor. Demet Sabancı gibi… Genç, güzel, samimi, zarif, sıcacık ses tonu ile size pozitif enerjisini yansıtan Demet Sabancı, eşine ve ailesine çok önem veriyor. Hem iyi bir anne, hem iyi bir iş, hem de mükemmel bir iş kadını olmanın sırlarını bizlerle paylaştı. Biz harika bir sohbet gerçekleştirdik, sizlerin de keyifle okuyacağını ümit ediyoruz.

 

 DEMSA Group ‘un kuruluş hikâyesini bizlerle paylaşır mısınız?

2000 yılında Eşim Cengiz Bey ile Demsa Group’u kurduğumuzda amacımız, dünyaca ünlü birçok markanın Türkiye pazarında yaygınlaşmasını sağlamaktı. Bunu gerçekleştirirken öncelikle kendimize ve Türk tüketicisine yakın ve büyüyebilecek markalar seçtik.  Portföyümüzde, her kesime hitap edecek fiyat aralığında ve müşterimizin her türlü ihtiyacını karşılayabileceği çeşide sahip markalar mevcut. Türk tüketicisinin hizmetine ve beğenisine sunulmuş bu markalar, Türkiye’nin birçok şehrine yayılmış 98 mağazayı kapsayan güçlü mağazacılık sistemi ve 900 aşan profesyonel kadrosu ile yoluna devam ediyor. Birçok yeni bölüm açtık. Marka çeşitliliğine hep çok önem verdik. Algıyı artıracak çalışmalar yaptık ve neticede müşterimizin sayısı ve profili çok arttı. Tabii ki tüm çabalarımız bunun içindi.

 

DemSA Group olarak birçok dünya markasının Türk temsilciliğini yapıyorsunuz. Bunların dışında güçlü markaların ürünlerinin yer aldığı mağazacılık devi Harvey Nichols ve Brandroom ‘u Türk tüketicisine kazandırdınız. Bunların devamında farklı ‘’dev ‘’sürprizler yine bizleri bekliyor mu?

Bazen yaptığınız yatırımın içini doldurmanız gerekiyor. Harvey Nichols örneğindeki gibi. Dev bir kurgu Brandroom‘da olduğu gibi. Bunların devamında farklı çalışmalarımız olur mu bunu zaman gösterecektir. Şu anda eldeki yatırımları doğru bir şekilde, sağlam adımlarla ilerlemesi çabasındayız.

 demetsabanci1

Fashion TV’den sonra medya dünyasında yatırımlarınız hızla devam ediyor. MediaSA bünyesinde kurulan World Travel Channel  (WTC)’ın kuruluş amacı ve hedeflerinden bahseder misiniz?

World Travel Channel’da amacımız öncelikle tüm izleyicilerimize ve misafirlerimize kısaca her kesime gezi, seyahat ve turlar hakkında bilgiler vermektir. Bir başvuru niteliği taşımaktır. Seyahate gidenler, gitmek isteyenler, seyahat belgeseli izlemek isteyenler, farklı kültürleri, yemekleri öğrenmek ve izlemek isteyenler World Travel Channel izleyeceklerdir. Ayrıca çok uygun fiyatlar ve ödeme koşulları ile turlar ve otellerde World Travel Channel’da olacak. Kaçırılmayacak fırsatlar yaratacağız. Hem otelleri hem de destinasyonları kapsamlı olarak tanıyarak seyahat etme imkânı artık TV’lerinde olacak. Tabi bu içerikle tatil yapma seyahat etme fikrini de geliştireceğimize insanları tatil yapmaya yönlendireceğimize inanıyoruz.

WTC ‘nin diğer özelliği de yayında görüldüğü anda rezervasyon yaptırabilme imkanı sağlıyor olması  bu hayli ilgi çekici olanak hakkında detaylı  bilgileri sizden öğrenmek istiyoruz…

World Travel Channel haricinde World Travel Trip adı ile bir seyahat şirketi de kurduk. Kanaldan bağımsız olarak hem internet üzerinden hem de TV’den satış imkânları da yarattık. Dolayısı ile diğer tur operatörleri gibi birçok tur, otel alışverişlerinizi bizden yapabilirsiniz. Ayrıca biz anlaşmalı olduğumuz tüm tur operatörtlerinin ürünlerini de sattığımız için en geniş ürün yelpazesi taşıyan turizm portalıyız aynı zamanda. Yani tüketicimiz kanalımız veya internet sitemizde en geniş seyahat imkânlarını bulacaktır.

World Travel Channel’a baktığımızda çok keyifli birçok programın olduğunu görüyoruz. Tüm bunların yanı sıra en çok dikkatimizi çeken programlardan olan medyada da geniş yer alan ‘Payitaht Osmanlı İstanbulu‘’ belgeseli ve   ‘’Prensesin Seyahat Günlüğü ‘’programları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Biz olmayanı yapmayı ilke edindik. Bu yüzden de World Travel Channel’da ekrana gelen programlarımızın içerikleri oldukça sıra dışı. ‘Payitaht Osmanlı İstanbulu’ da böyle bir çalışma. Payitaht, iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul şehri ve Osmanlı’nın köklü tarihi üzerine yüksek  bütçeler ve titizlikle gerçekleştirilmiş olan bir belgesel çalışması. Bu bir ilkti ve izleyenler İstanbul’u daha önce hiç böyle görmedi. O nedenle gelen tepkiler de çok olumlu      oldu.“Prenses’in Seyahat Günlüğü”nde ise İngiliz Kraliyet ailesi mensubu Michael Of Kent’in Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkeye gerçekleştirdiği seyahat anılarına yer verildi. Bir prensesin deneyimlerini izlemek seyirci tarafından merak uyandırıcı oldu.

‘’Prensesin Seyahat Günlüğü ‘’programı konsept olarak ilginç. Zor değil mi bir prensesle çalışmak? Böyle bir konsept nasıl oluştu? Siz de bizzat görüşmelerde bulunuyor musunuz?

Tabi ki görüşmeler yoğun geçti. Michael of Kent, İngiltere hanedanına mensup bir prenses. Kanalımız farklı kitlelere hitap ettiği için, tabii ki önemli isimleri de programcı olarak bünyesine katmak gerekti. Prensesi burada bir süre misafir ettik ve kendisi de, kanaldan gelen rica doğrultusunda, Türkiye ve yapmış olduğu tüm ülke seyahatleri ile ilgili izlenimlerini bizim için bir program haline getirmeyi kabul etti. Sonuçta “Prensesin Seyahat Günlüğü” isimli çok keyifli bir program oldu. İlgide gördük.

İş hayatınız, sosyal hayatınız, dernekler, çocuklarınız ve eşiniz ve hepsinde başarılı olduğunuzu görüyoruz. Bu kadar yoğunluğu nasıl organize ediyorsunuz?

Evet, bana en çok sorulan sorulardan biridir. Bu konuda hep övgü almışımdır. Aslına bakarsanız bu dengeleri kurup devam ettirmek çok da zor bi durum değil. Önceliklerinizi belirleyip ajandanızı da ona göre organize ediyorsanız ve bunu da prensip haline getirip takviminize de hassasiyetle bağlıysanız hepsi oluyor. Herkese, her şeye hatta kendinize bile yeterli vakit ayırabiliyorsunuz. Benimde yaptığım sadece bu.

ZTV Bilgi Eğitim Kanalınızda yetişkinlere okuma yazma öğretmeye çalışıyorsunuz biraz bu proje  tadındaki programınızdan bahseder misiniz?

 

Evet Türkiye’nin ilk eğitim ve gençlik kanalı ZTV Bilgi ve AÇEV işbirliği ile milyonlarca yetişkine ve en önemlisi kadınlara yeni ufuklar açmak için hazırlanan okuma-yazma programı “Hayat Okuyunca Güzel” 12  Ekim’de ZTV              Bilgi ekranlarından yayınlanmaya başladı  bile. Türkiye’deokullaşma oranlarının yükselmesine rağmen eğitim hakkından yararlanamamış, okuma-yazma öğrenmek isteyen ve okuryazarlık becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duyan çok sayıda yetişkin bulunuyor. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı) ile gerçekleştirdiğimiz işbirliği neticesinde okur/yazarlık becerilerini geliştirmek isteyen         bireyleri desteklemek ve bu eğitimi yaygın bir şekilde ihtiyaç duyan kitlelere ulaştırabilmek amacıyla birlikte çalışmaya başladık.  Çekimleri ZTV Bilgi tarafından bir sosyal sorumluluk çalışması olarak gerçekleştirilen “Hayat Okuyunca Güzel”            programı ile eğitim desteğine ihtiyaç     duyan, çeşitli nedenlerle okuma-yazma kursuna gidemeyen bireylere ulaşmasını hedeflliyoruz. Programlarımız ise sınıf ortamında çekilen, eğitim programında deneyimli AÇEV okuma yazma   öğretmeni Tuğyan Hanım ile okuma yazma bilmeyen 10 kişilik bir “kursiyer” grubuyla gerçekleşen derslerden oluşmaktadır.    Ayrıca, rakamları tanımak, gündelik yaşamın içerisinde gereken en temel matematik becerilerini(paraları tanımak, saatleri okuma, fiyat etiketlerini okuyabilmek, basit toplama ve çıkarma hesaplarını yapabilmek) edinmek için çalışmalar yapıyorlar. Bu programımızla Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tüm basın mensubu arkadaşlarımızda çok ilgilendiler ve destek oldular. Her gün yayınlanacak “Hayat Okuyunca Güzel” programının, ZTV Bilgi’nin TURKSAT 3A 11957 Mhz frekansından gerçekleşen yayını ile tüm Türkiye’ye ulaşması hedefleniyor.

 ZTV Bilgiden bahsederken hatırladığımız kadarıyla ‘’obezite’’ temalı bir  program çalışmanızda vardı.Bu programdan da bahsede bilir misiniz ?

Evet, çok doğru hatırlıyorsunuz. Biz eğitim kanalımızda herkesi ilgilendiren konulara da sadece öğrencilerimize değil ebeveynlerin eğitimine de önem vermeye çalışıyoruz ki obezite konusunda da ana hedefimiz sağlıklı bireylerden oluşan sağlıklı bir topluma ulaşma çabasında var olmaktır. Günümüzde teknolojinin hızlı            ilerlemesiyle      ortaya çıkan yenilikler insanların gün geçtikçe değişen bir hayat tarzı olmaya   başladı. Beslenme tarzındaki değişiklikler ve fiziksel hareket azlığıyla olumsuz şartlar                bir araya geldiğinde obezite riskini artmaktadır. Yapılan araştırmalar dünyada olduğu gibi ülkemizde de fazla kilolu olma ve obezite sıklığının giderek arttığını ve obezitenin özellikle çocuklarımızı ve gençlerimizi etkisi altına almaya baş göstermek olduğunu biliyoruz ve hatta Avrupa da 2. ülke olduğumuz araştırmalardan çıkan kötü sonuç. Yurdumuzu da sağlıklı yetişen sebze, meyvenin bolluğu ve verimli toprakları     düşünürseniz artık alarma geçmek gerektiği çok aşikâr. Biz de bu bağlamda kanalımız             da ”Öğrenci Sofrası” adı altında bir program yaptık. Her hafta sağlıklı ve lezzetli yemek tarifleriyle evlere konuk olan Öğrenci Sofrası, çocuklu ünlü konukları( Demet    Şener, Leyla Alaton gibi) ağırlayarak güzel sohbet eşliğinde izleyicileri      buluşturduk. 7’den 77’ye herkesin ve her kesimin sağlıklı bir yaşam sürmesi için sağlıklı beslenme gerekliliğinin altını önemle çizerek. Bu programda da Milli Eğitim Bakanlığından Sağlık bakanlığında izleyicilerimizden ciddi ilgi gördük.

Tasarımların Efendisi: Süleyman Demirel

 

suleymandemirelportre 

Süleyman Demirel, çalıştığı birbirinden ünlü isimlerin yanı sıra iddialı ve yaratıcı tasarımları ile oldukça gündemde olan, dobra, egolarından arınmış, sevgi dolu başarılı bir tasarımcı. O görkemli showroom’una girdiğiniz anda, ilk birkaç dakika etrafı seyretmekten kendinizi alamıyorsunuz. Yaratıcılık ve farklılık, çalışma alanına da fazlasıyla yansımış, çok samimi bir dost sizi nasıl karşılar ise, o da sizi öyle karşılıyor…

suleymandemirel2 

Demriel sadece ünlüler için kıyafet tasarlamakla yetinmeyip, kendi markası Azor’u 5 yıl önce hayata geçirdi bile… Azor’la modanın kolay ulaşılabilir bir kavram olduğunun altını çizmek isteyen genç tasarımcı ile markasını, tasarımlarını ve Türk moda dünyasını konuştuk…

Adınızın Süleyman Demirel olması size ne gibi avantajlar sağlıyor zira isminiz zaten bir marka…

Avantaj diyebileceğim tek bir nokta var, akılda kalıcı olması. Resmi kurumlarda kendimi ifade edebilmek ve yeni tanıştığım insanları inandırmak için nüfus cüzdanı göstermek zorunda kalmam dışında ise bir dezavantajını yaşamadım.

“Geniş kitlelere hitap etmeyi planladığım için giyilebilirlik, fonksiyonellik ve ekonomi benim önceliklerim arasında yer alıyor.”

Tarzınızı nasıl anlatırsınız, diğer tasarımcılardan farkınız ne?

Her tasarımcının birtakım önemli farklılıkları söz konusudur; hayata bakış açısı, kendisine hedef edindiği kitle ve o kitlenin yaşam tarzı, renklerle olan ilişkisi, modaya yansıtmak istediği ayrıntılar… Diğer tasarımcılara göre hazır giyim sektöründe markalaşmayı planladığım ve daha geniş kitlelere ulaşmak istediğim için koleksiyonlarımda daha çok giyilebilirlik ölçülerine, fonksiyonelliğe ve nasıl daha ekonomik üretilebilirliğe dikkat ediyorum.

suleymandemirel3

Tasarımlarınızda vazgeçemediğiniz detaylar neler?

Koleksiyonlarımda vazgeçemediğim en önemli ayrıntılar, siyah ve danteldir. Bu renk ve materyale karşı ciddi anlamda tutkum var. Koleksiyonlarımda son derece esnek davranırım ve kendimi sınırlamam.

Her tasarımcının hayali olan “marka yaratma” arzusunu siz Azor ile gerçekleştirdiniz, Azor’u bize biraz anlatır mısınız?

Daha önceki iş tecrübelerim ve kendi tarzımı kabul ettirebildiğim müşteri portföyümün desteğiyle, tabii ekibimin de çok ciddi özverileri sonucu, ‘Azor’ ortaya çıktı. 4 yıldan beri de Türkiye genelinde 150 mağaza ve butikte satışa sunuluyor. Koleksiyonumun tamamına gece elbiseleri hakim; mezuniyet baloları için özel abiyeler, kokteyl ve düğün elbiseleri… Aslında Azor’u biraz daha haute couture’e yakın çalıştım. Kumaşlarımız çok özel ve yeni sezon için kendi desenlerimi çizdirdim, bastırdım. Kısacası aslında Azor ve Süleyman Demirel’i birleştirmiş gibi oldum.

Abiyeye olan ilginin sizce sebebi nedir?

Televizyonda hangi diziye bakarsanız bakın, herkes ağır abiye giyiyor. Haliyle ilgi arttı abiyeye. Düşünün, 18 yaş altı gençler için yaşlarına uygun abiyeler hazırlıyorum fakat bana gelen ilköğretim ve lise öğrencileri ağır abiyeleri tercih ediyor! Yaşlarına uygun olmadığı konusunda uyarsam da yanlarında getirdikleri Nicole Kidman ya da Charlize Theron’un fotoğraflarını göstererek ‘Bu kıyafeti istiyorum’ diyorlar.

 

Demet Akalın için vazgeçilmezsiniz, onunla çalışmak zor mu? 

Benim adıma herhangi bir zorluğu yok, çünkü Demet Akalın en az bizler kadar modanın içinde ve trendleri çok yakından takip ediyor. Hazırladığım kıyafetleri ona beğendirmek ya da giydirebilmek için çaba harcamıyorum. Sahne kostümlerine birlikte karar veriyor ve hazırlıyoruz.

“Kendi ayakları üzerinde durabilen, hem ticari hem de üretim-planlama adına ciddi bir sirkülasyon yaşıyorum ve bundan da gayet memnunum.”

suleymandemirel 

Türkiye’de birbirinin aynı işlerin sürekli tekrarlandığı be birkaç kişinin egemenliğinde ilerleyen bir moda sektörü var ve gençlerin o birkaç ismin arasına girmesi biraz zor. Siz de şimdi markanızla bu dünyada yer almaya çalışıyorsunuz, işiniz zor mu sizce?

Türkiye’de moda anlamında yapılan çok da fazla bir şey olmadığını düşünüyorum, gerek hazır giyim adına gerekse haute couture anlamında… Avrupa markaları Türkiye’de çok daha fazla başarı gösteriyor ve ekonomiye yön verdiği kanaatindeyim. Türkiye’de tasarımcıların kendi adlarına oluşturdukları markalarda, Avrupa taklidi ürünler tasarladığını düşünüyorum. Türkiye’de yapılan fashion show’larda tasarımcıların kendi ruhunu ortaya koyduğuna inanmıyorum. O bakımdan o kültleşmiş isimlerin arasında kalmak ya da onlardan sıyrılmak gibi bir çabam yok. Bu isimler de zaten İTKİB’in ciddi destekleriyle ayakta duruyor. Kendi bünyelerinde yaptıkları işi ve maliyetleri kaldırabilecek bir sirkülasyon yaşamıyorlar. Bense kendi ayakları üzerinde durabilen, hem ticari hem de üretim-planlama adına ciddi bir sirkülasyon yaşıyorum ve bundan da gayet memnunum.

suleyman-demirel-tugce-kazaz

Koleksiyondan Notlar:

Süleyman Demirel,  ikinci kişisel defilesinde dünyanın 21. yüzyıldaki utancına; recm cezasına dikkat çekecek. Kan ve ten renklerinin hâkim olduğu koleksiyonun sergileneceği defilenin baş modeli ise  ‘ Tuğçe Kazaz ‘ olacak. Cyrus Nowrasteh ‘in  yönettigi, 2009 ABD yapımı  ‘SOROYAYI TAŞLAMAK’  filminden yola çıkarak ile recm‘i protesto edecek olan Süleyman Demirel’in Mayıs ayında sergileyeceği koleksiyonda kadına yapılan şiddetin ve hiçbir kadının taşlanarak ölümü hak edecek kadar suçlu olamayacağı fikri hâkim. Tuğçe Kazaz, Lara Sayılgan’ın objektifinin karşısına günümüzün şiddet mağduru kadını kimliğiyle geçti.

Röportaj Bengü Arslan tarafından MAG Dergisi için yapılmıştır.

Fotoğraflar: Onur Aykutlu

 

Kültür ve Sanatın Kraliçesi: İnci Aksoy

inciaksoy

Q- Öncelikle başkanlığını yürüttüğünüz Eğitim ve Kültür Araştırma Vakfı EKAV’ın geçmişini bize anlatır mısınız? 2010’da EKAV’ın hedefleri ve projeleri nelerdir?

EKAV/Eğitim Kültür ve Araştırma Vakfı eğitim, kültür ve araştırma konularında hizmetler verebilmek amacıyla 1991 yılında kuruldu. Düşüncemiz, Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesini kurmaktı. Bu konu ile ilgili çok uzun çalışmalar yaptık.  Fakat bazı izinler alınamayınca Zincirlikuyu’da 1.000m2 lik minyatür müze gibi olan EKAV Sanat Merkezini hayata geçirdik. Sanat faaliyetlerimizi 10 yıla yakın bir süre sürdürdük. Burada Fahrel-Nisa Zeid, Ergin İnan, Muzaffer Akyol, Okan Bayülgen gibi önemli sanatçıların sergileri, seminerler, müzik dinletileri ve önemli edebiyatçılarla imza günleri gibi etkinlikler yaptık. Bina satılınca 2008 itibarıyla Ritz Carlton Oteli’nin altında Süzer Grubunun Vakfımıza desteğiyle , Süzer Sanat Merkezi içinde Ekavart Gallery’i açtık. 1991 yılından bu yana da TEV (Türk Eğitim Vakfı) aracılığıyla sanat dalında öğrencilere burslar vermekteyiz.

EKAV’ın hedeflerine gelince 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olması sanat adına ülkemizde çok önemli gelişmeler olacak. Bizde EKAV Vakfı olarak sanat galerimizde çok önemli sanatçıların sergilerine ev sahipliği yapacağız. Ayrıca Vakfımızın 2 yıldır üzerinde çalıştığı ‘’Alışveriş Merkezlerine Özel Uydu Sanat Merkezi’’ Projemizi hayata geçirmemiz hedeflerimiz arasında bulunmaktadır. Ülkemizde birçok alışveriş merkezi açılıyor yaptığımız araştırmalarda 300 e yakın AVM olduğunu saptadık ve bunların içinde ne yazık ki sanatsal mekânlar yok. Hâlbuki genç nüfuslu ülkemizde gençleri sanata teşvik etmek için bu AVM’lere sanatı getirerek toplumun her kesimine ulaştırmak istiyoruz. Bu projenin amacı kültürel ve sanatsal etkinliklerin ülkemizde yaygınlaşmasını sağlamak, geçmişten günümüze gelen kültür değerlerini yeni nesillere aktararak geleneksel değerlere sahip çıkmak ve bu geleneğin devamına katkıda bulunmak, sanatı günlük yaşama katmak, böylece sanat yoluyla toplumun genel yaşam kalitesini yükseltmek. Sanatı toplumun her kesiminden insana ulaştıracak olan bu proje ile halk sanatsal etkinliklerden haberdar olacak ve interaktif katılımlarla sanat ortamında sosyalleşme imkânı bulacak. Ayrıca sanatın geliştirici özelliği ile sanatı günlük hayatın aktivitesi haline getirecek, birleştirici özelliği ile de toplumsal barışın sağlanmasına katkıda bulunulmuş olacaktır. Türkiye’de kültürün ve sanatın yükselen bir değer olmasına katkıda bulunmayı hedefliyoruz. Vakfımızın sloganı; sanat geliştirir, sanat iyileştirir, sanat birleştirir! Bu 3 olguya Türkiye’nin ihtiyacı olduğu inancındayız.

Q- EKAVART Galeri’de ne gibi organizasyonlara imza atıyorsunuz? 

2010 da ilk sergimiz Çağdaş Sanatın genç temsilcisi Ardan Özmenoğlu. New York da yaptığı çalışmalarını Ekavart Gallery de sergileyecek. Ayrıca Metin Güçlü, Gündüz Gölönü, kadınlara yönelik projesi ile gazeteci Tuluhan Tekelioğlu, yurtdışında birçok tanınmış koleksiyonerlerde eserleri olan İsviçre’de yaşayan sanatçı Rene Niklan, Türkiye’ye gelip EKAV’ da sergi açacak. Sergiler esnasında geçen yıl kitapları milyonlar satan Mümin Sekman, Songül Vardar ‘la başlattığımız kişisel gelişim seminerleri 2010’da da devam edecek.

inciaksoy2

Q- Türkiye’nin ilk online sanat televizyonunu kurdunuz. “Ekavart TV’yi henüz keşfetmemiş sanatseverler için bir de sizden dinleyebilir miyiz?

 Vakfımızın misyonu sanatı toplumun her kesimine ulaştırmak ve bu bağlamda internetin en güçlü iletişim aracı olduğunu biliyorum. Genç nüfuslu ülkemizde 70 milyon insanın 24 milyonu internet kullanıcısı. Kendim ve çocuklarım da bütün gün internet önündeyiz. Bilhassa onların devamlı Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinde vakit geçirdiklerini gözlemledim. Ve gençlerin çoğu bu sitelerde sosyalleşiyorlar. Bende onların sanat ortamında sosyalleşmelerini nasıl sağlarım diye düşününce, 1 yıl gibi süren bir çalışma dönemi sonunda Türkiye’nin İlk online Sanat Televizyonu Ekavart tv yi, 1 Ağustos 2008 de ‘’Sanatla Randevunuz Var’’ sloganıyla interaktif sanat televizyonu olarak yayına başlattık. İlk gün 5.000, 5 günde 30.000, 1 ayda yüz bin ziyaretçi sayısına ulaştık.

Bu da sanat adına çok önemli bir gelişme, çünkü her zaman bana insanlar tarafından sanatın Türkiye’de pek ilgi çekmeyeceği söyleniyordu. Bu olay, doğru zamanda doğru işler yapıldığı takdirde  sanatında  ilgi çekeceğinin kanıtı oldu. Ve bugüne geldiğimizde sadece sanat için tıklayan günde 5-6 bin ziyaretçimiz, Facebook da 1.500’e yakın üyemiz var. Google da sanat deyince en çok aranılanlar listesindeyiz. Okullarda sanat eğitimi derslerinde arşivlerimizden yararlanıyorlar. Sanata dair görmek istediğiniz sergilere, sanatçılarla çok özel röportajlara, dünyadan ve Türkiye’den müzelere bir tıkla ulaşabiliyorsunuz.

Q- Başarılı bir iş kadını olarak, Türk kadınının dünyadaki ve özellikle çalışma yaşamındaki yerini nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Son on yıla bakarsak, hızla değişen ve gelişen bir Türkiye görüyorum. Burada kadınlara çok önemli görevler düşüyor. Artık kadınlar sadece evde oturup çocuk doğuran kadınlar değil daha aktif iş hayatında önemli yerlerde söz sahibi olan kadınlar. İlk defa bir kadın Başbakanımız oldu Tansu Çiller, ilk defa TUSİAD da kadın Başkan Arzuhan Yalçındağ, dünyadaki en güçlü kadınlar arasında Güler Sabancı, dünyadaki gibi Türkiye’de de kadınlar çok önemli görevlerde bulunabiliyor. Birçok önemli şirkette kadın CEO’lar görev yapıyor. Sanatın her dalında kadınlar çok başarılı işlere imza atıyor. Yurtdışı sergiler açıyor, ödüller kazanıyorlar. Politikada da iş hayatında da kadınların başarıları ve gücü gün geçtikçe daha da yaygınlaşıyor Politikada kadınlara daha fazla yer verilirse, Avrupa Birliği’ne girme sürecinde ülkemiz adına daha iyi gelişmeler olacağını düşünüyorum. Önümüzdeki yıl dünyada dişilerin yılı olacağı söyleniyor. Çünkü değişen dünyada artık, duygusal zeka, analitik düşünce çok önem kazanıyor. Bu da kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla.

 inciaksoy1

Q- Sizce İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olmasının Avrupa’daki yansıması nasıl olacak? İstanbul nasıl bir vizyona sahip olacak?

İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması sanat adına çok önemli. Şu anda dünyanın gözü artık ülkemizde. Türkiye sanat alanında dünyada önemli bir yeri olan dinamik bir ülke. Sakıp Sabancı’nın kitabında da yazdığı gibi ‘’Ben yurtdışına iş adamı kimliğimle gittiğim zaman farklıydım, ne zaman ki hat koleksiyonumu kolumun altına alıp Metropolitan’da sergiledim, o zaman ayağımın altına kırmızı halılar serildi demişti. Geçtiğimiz yaz çağdaş sanat ile ilgili eğitim aldığım New York Sotheby’s de derslerde çağdaş sanatın önemli isimlerinden Haluk Akakçe’ nin eserleri tanıtılıyordu. Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan, Fazıl Say, Yaşar Kemal gibi daha bizi başarıyla temsil eden birçok sanatçımız var. Ziyaret ettiğim Metropolitan Müzesi’nin  shopunda Nil Karaibrahimgil çalıyor. Müzede satılan bir kitapta gelmiş geçmiş dünyanın en iyi 50 fotoğraf sanatçısı arasında Ara Güler yer alıyor. Nobel ödülü bir Türk edebiyatçı Orhan Pamuk’a veriliyor. Geçtiğimiz günlerde yaşayan bir sanatçımızın (Burhan Doğançay) ın eserinin 2 milyon 200 bin TL ye alıcı bulması yine geçtiğimiz yıl Sotheby’s deki müzayede de Türk sanatçılarının eserlerinin çok iyi fiyatlarla satılması Türkiye’yi dünyada bir referans noktası haline getiriyor. Dünyada ülkemizin sanatçılarıyla daha da önemli bir konumda olduğunu görüyorum. Bu durum 2010 da daha da önem kazanacak.

Q- İstanbul, tarihsel geçmişi ve güncel gelişmeler açısından en enerjik şehir olarak Avupa’ya bir yeni bir söylemle çıkabilecek mi?

Gelişmiş ülkelerin her biri sanata verdiği önem nedeniyle kendi uygarlıklarını yatarmıştır. Sanatçılar bir toplumu ileriye taşıyan yaratıcı öncü kişilerdir. Ülkeler sanatları ve sanatçılarıyla var oluyor. Bu düşünceleri özümseyen bireyler olabilirsek söyleyecek çok yeni söylemlerimiz olabilir. Sizin de söylediğiniz gibi zaten Türkiye tarihi çok zengin bir ülke ve yukarıda bahsettiğim gibi 2010 projesinde sahip olduğumuz kültür zenginliğini iyi değerlendirebilirsek dinamik yapımız, genç nüfusumuz ve dünyada yer alan önemli sanatçılarımızla yurtdışında her geçen gün daha da önem kazanırız.

Q- Cemiyet dünyasında, güzelliğiniz ve zarafetinizin ötesinde sosyal çalışmalarınızla saygın bir konuma geldiniz ve özellikle Türk kadınlarına harika bir örnek teşkil ediyorsunuz. Quality vasıtasıyla kabuğunu henüz kıramamış kadınlara önerileriniz nelerdir?

 

Bizim jenerasyonumuz Polyanna kitaplarıyla büyüdü hep iyi ve her şeye evet diyen cici kız mantalitesi artık Polyanna’ cı kadınlar kitaplarda kaldı. Şimdi günümüzde ne istediğini bilen özgüveni olan kendi ayakları üzerinde durabilen, çalışan, üretken, kendi gücünü kendinden oluşturan, samimi, güven veren, başkası değil kendi olan kadınlar. Ve her kadının çalışması gerektiğini, çalışmanın insanı geliştirdiğini düşünüyorum.  Yaşamda sadece tükettiğiniz zaman mutsuz kadın olursunuz. Mutlu olmak için üretmek lazım, üretken kadın başarılı olabilir. Başarılı olmak için de kalplerinin sesini dinlesinler. Çünkü başarı kalpten gelir, beynimizde gelişir, hayata ellerimizden akar. Kalp her zaman doğruyu, gerçeği söyler.

Röportaj Bengü ARSLAN tarafından Quality of Magazine Dergisi için yapılmıştır.

Fotoğraf: Ünal ATILGAN

Ezra Tuba Çetin ve Etcetura

ezratubacetin2

Pozitif düşüncenin sırrı

Ezra ve Tuba Çetin, Etcetura ile “zaman ve mekândan bağımsız tasarımlar”la dünya butiklerinde yer bulmaya çoktan başladı.

Ezra ve Tuba Çetin’in moda serüveni 13-14 yaşlarında, ailelerine ait tekstil fabrikasının bir köşesinde vatka dikerek başladı. Evlerinin içinde bile koşuşturan asistanlar, oradan oraya uçuşan kumaşlar, boncuklar derken modayla ilgilenmemeleri neredeyse imkânsızdı. Sonuçta da, Ezra bir ara ressam olmaya karar verse de, iki kardeş kendilerini moda ve tasarım dünyasının içinde buldular.

 Tekstilci bir aileden gelip de modaya yönelmek kaçınılmaz bir durum muydu sizin için?

Ezra Çetin: Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım’dan sonra, Marmara Güzel Sanatlar Resim Bölümü’nü bitirdim. Ressam olmak istiyordum ama aynı zamanda heykel ve seramik dersleri de aldım. Yani komple bir sanatçı olmak istiyordum. Bu arada yurtdışına gittim. Hem mesleğimde gelişmek hem de para kazanmak için tasarım yapmaya başladım.

Tuba Çetin: Ben de Bilkent Üniversitesi Resim Bölümü’nden sonra Yeditepe Üniversitesi Moda Tekstil Bölümü’nden mezun oldum. Herkes resme yönlendirmeye çalışsa da ben hedefimi baştan koymuştum. Modacı olmak istiyordum. Tekstili çok seviyordum. Yaptıklarımı insanların üzerinde görmek, bunları satmak bana çok çekici geliyordu. Mezun olur olmaz çeşitli markalarla çalışmaya başladım. Victoria’s Secret, Tommy Hilfiger gibi markaların iç giyim tasarımlarını yaptım. Çeşitli Türk markalarıyla da çalıştım. Daha sonra Ezra ile birlikte çalışmaya başladık.

 İlk markanız olan ve farklı, “başka”, olmayı ifade eden Bashqua’dan sonra 2006 yılında Etcetura markasını yarattınız. Çizginizi nasıl tanımlarsınız?

Tuba Çetin: Biz markamızın çizgisini “luxury women’s wear” yani lüks kadın giyimi olarak adlandırıyoruz. Aynı zamanda da “zamansız” ve “mekânsız” tasarımlar yapıyoruz. Yaptığımız kıyafetleri günün her saatinde ve her yerde giymeniz mümkün. Mesela işe giydiğiniz bir kıyafeti, akşam ufak bir aksesuvar değişikliğiyle kokteyle de giyebilirsiniz.

“Teknolojiyle iç içe olmak şart”

 Koleksiyonun önemli bir özelliği de çok özel ve son teknoloji ürünü kumaşların kullanılıyor olması…

Ezra Çetin: Doğru. Çünkü artık dünyada herkes tasarım yapıyor. Öne geçebilmek için teknolojik kumaşlara yönelmeye karar verdik. Zaten uzun zamandır birçok fabrikada kumaş araştırma-geliştirme çalışmaları yapıyorduk. Bunlarla ilgili planlarımızı hayata geçirmeye başladık. Dört yıldır organik kumaş kullanıyoruz. Şimdi  teknolojik kumaşlara yöneliyor, tekstilde nanoteknoloji çözümleri ile yakından ilgileniyoruz.

2009-2010 Sonbahar-Kış sezonu için 70 parçalık bir koleksiyon hazırlamışsınız. Bu koleksiyonda öne çıkan detay nedir?

Tuba Çetin: Duruşuyla, kesimiyle güncel olana yakın, kendi fark yaratan, tek olmasına özen gösterdiğimiz bir koleksiyon. Kendini asla tekrar etmeyen bu parçalarda kullanıcının daha dişi, hissetmesini, kusurlarının yok olup gittiğini görmesini sağlamaya çalıştık.

Ezra Çetin: Kumaşlarda özellikle yeniyi arayışımız son bulmadı. Sürekli olarak yeni yıkamalar, teknolojik kumaşlar ve dokular üzerinde yoğunlaşıyoruz.

ezratubacetin

Koleksiyonlarınızı hazırlarken, küresel moda eğilimleriyle ne ölçüde paralel gidiyorsunuz? Bu soruyu stil açısından değil, kumaş ve renk seçimi gibi genel trendler açısından soruyorum…

Ezra Çetin: Biz, çoğunlukla “Ne moda olacak?” diye hiç düşünmüyoruz. Ama zaten hazır kumaşlar kullandığınızda, gündemi yakında izlediğinizde bir anlamda yönlendirilmiş oluyorsunuz.

 ‘Etcetura’ ya gelen her kadın, buradan mutlu ayrılıyor. Yani 1.75 boyunda, zayıf bir kadınla 1.55 boyunda topluca bir kadın aynı kesimde şık görünebiliyor. Bunun sırrı ne?

Ezra Çetin: Evet, biz bir çok farklı alternatifler sunarak, kadınlara hangi kıyafetin, ne şekilde yakışacağı konusunda da yardımcı oluyor ve üzerine yakışan ile buradan çıkmalarını sağlıyoruz. Yüzlerindeki o gülümseme, inanın, bize tüm yorgunluğumuzu unutturuyor. Kadın tasarımcı olarak tüketicinin vücudunda saklamak veya öne çıkarmak istediği yerlerini daha rahat hissedebiliyor ve ona göre çözümler geliştirip uyguluyoruz.

 Siyah sizin de favoriniz. Hep “Siyah oldu mu, her şey kolay olur!” derler. Ama sanıyorum, sizin seçiminizdeki sebep bu değil. Peki ne?

 Tuba Çetin: Siyah; sadakat, sebat, dayanıklılık, bilgelik ve güvenirlilikle ilişkilendirilir. Tüketici siyahı güçlü ve ciddi görünmek için tercih eder.

Ezra Çetin: Esasında yaz koleksiyonumuz, ağırlıkla bayrak kırmızısı ve çini mavisi… Yani biz, siyahı yoğunlukla kış koleksiyonlarında kullanıyoruz. Satış açısından pazarlamada önceliği vardır. Ayrıca şık ve zarif bir duruşu var bu rengin.

Hemen tüm büyük modaevlerinin düşen gelirleri nedeniyle haute-couture ile marka konumlandırmasını sürdürüp, aksesuar başta olmak üzere segmentasyona gittiği bir dönem yaşıyoruz. ‘Etcetura’ markasıyla siz de böyle bir girişimde bulunacak mısınız?

 Tuba Çetin: Markamızın konumlandırması exclusive alışveriş alışkanlıklarına göre yapıldığı için bizim koleksiyonumuzu oluşturan parçalar adet ve model olarak kısıtlı sayıdadır. Bu tutum haute-couture anlayışına yakın olsa da haute-couture değildir. Ancak biz boyut olarak sözünü ettiginiz firmalardan farklıyız, dolayısıyla krizle başetme yöntemlerimiz de farklı. Şu anda haute couture , gelinlik ve erkek giyimi konularına ağırlık veriyoruz.

 Yabancı yayınlarda özellikle de İtalyan yayınlarında ‘Etcetura’ geniş yer bulmuş. Neden özellikle İtalya?.. Tasarımlarınızdan ötürü mü, yoksa bu bir pazarlama stratejisi mi?

 Tuba Çetin: İlk olarak bir yıl boyunca yaptığımız pazar araştırmasından sonra çıkış olarak İtalya’ya karar verildi ve tüm çalışmalar bu yönde hazırlandı. Halkla ilişkiler ve showroom gibi çalışmalarımızın ilk adımları Milano’da atıldı. Şimdi Paris ve New York olarak devam ediyor.

 Koleksiyonlarınızın ana temasını neler oluşturuyor?

Hangi dine ya da ırka mensup olursa olsun hep beraber mutlu yaşayan bir toplumuz. Bu karma içinde büyük bir sinerji ve çok başarılı kadınlar barındırıyor. Onları dünyaya anlatmak, onların hikâyelerini paylaşmak bizim için çok önemli. Defile sırasında ilham kaynağımız Sabiha Gökçen’in hayat hikâyesiyle ilgili broşürler dağıttık, çok da olumlu tepkiler aldık. Şu an dünya basınında bizden bahsederken ‘Ne kadar güçlü ve cesur bir kadınmış, gökyüzünü fethetmiş’ diye Sabiha Gökçen’i de anlatıyorlar. Bu bizim için çok önemli. Hayat hikâyelerini konu alan koleksiyonlar bizi farklı kılıyor.

Röportaj Bengü Arslan tarafından Quality of Magazine dergisi için yapılmıştır.

Fotoğraflar: Ünal Atılgan

Kalıplara Sığmayan Sıra Dışı ve Kusursuz Bir İş Adamı: Murat Akdoğan

muratakdogan

Murat Akdoğan, iş hayatındaki sıra dışı yaşamı, fikirleri ve uygulamalarıyla kafamızdaki klasik iş adamı profilinden tamamen sıyrılıyor. Baymak, piyasaya ve bankalara yaklaşık 20 milyon dolar borçlanmışken, fabrika artık çalışmıyorken, fabrika müdürü olarak 24 yaşındaki Murat Akdoğan ortaya çıkıyor “Bence girişimci çok ama iyi yönetici az. Girişimciliği bilimsel yönetim anlayışıyla birleştirmeyen şirketler batmaya mahkum” diyecek kadar liderliğine güveniyor veBaymak‘ı bu krizden çıkaracağına yüzde yüz inanıyordu… Nitekim Baymak, krizden çıktı ve Türkiye’de lider isimler arasında yerini aldı. Murat AkdoğanBaymak Yönetim Kurulu Başkanlığı ile yetinmeyip, kimsesiz çocuklar adına bir şeyler yapmalıyım dedi… Kimsesiz çocukların eğitimi için kaynak ararken sağlık sektörüne yönelen ve çok kısa sürede sektöre yön veren konuma gelen Ethica Sağlık GrubuMurat Akdoğan’ın çocukken verdiği sözü yerine getirmesini sağladı ve oluşturduğu bu konsept ile sektöre yön verir hale geldi. Ethica İncirli HastanesiEthica Levent Hastanesi,  Bakırköy Estethica Cerrahi Tıp Merkezi ve Ataşehir Estethica Cerrahi Tıp Merkezi’nden oluşan Ethica Sağlık Grubu hastalarına ayrıcalıklı bir hizmet sunuyor. Gelecek planları arasında da bir Vakıf üniversitesi kurmak yer alıyor. Murat Akdoğan, bence muhteşem bir rol modeli. Vizyonu, o güçlü duruşu, öngörüleri, bilimsel yaklaşımı, empati kurma yeteneği, zekası, gülen gözleri ve karizması ile tam bir lider. Hani bize, derslerde lider ve yönetici arasındaki farkları anlatırlardı ya, hatta liderliğin doğuştan gelen bir özellik olduğunu söylerlerdi… O hem kusursuz bir lider, hem de çalışanlarının hayranlıkla örnek aldığı bir yönetici… Aynı zamanda bir üniversite hocası… BizMAG Dergisi olarak, Murat Akdoğan’ın belki de birçoğunuzun bilmediği bir yönü üzerinde duracak ve sizleri fazlasıyla şaşırtacağız. Murat Akdoğan, modaya oldukça hakim ve neredeyse bir tasarımcı kadar bilgi birikimine sahip… Kumaşlar, aksesuarlar, takım elbiseler… Tasarım yönü de sizi oldukça etkileyecek. Kim bilir, belki bir gün kendi markası ile Murat Akdoğan’ı karşımızda görürüz.

 

Herkes sizi başarılı kariyerinizle tanıyor, biz ise sizin başka bir yönünüz üzerinde duracağız. Moda… Moda ile tanışmanız nasıl oldu?

Moda ile tanışıklığım daha çok küçükken başladı. Eğer cebimde normal bir mağazadan 5 tane t-shirt alabilecek param varsa, ben gider kaliteli ve çizgisini beğendiğim bir mağazadan elimdeki para ile 1 tane t-shirt alırdım. Kendimce iyi bir şey almaya çalışırdım. Mesela bütün yaz atölyede çalışırdım, aldığım ücreti ise gidip güzel bir gömleğe yatırırdım ve resmen onu baştan yaratırdım. Buradan anlıyorum ki o zamandan beri farklı bir gözle bakmışım bu işe.

murakakdoganbaymak 

Modaya olan tutkunuzun yanı sıra kalite tutkusu…

Tutkunun ötesinde bir şey yapmaya çalışmıştım diye düşünüyorum. Geçmişe dönüp bakınca da imkanlar zaten fırsatları yaratıyor; ama imkanım olmadığı zamanda bile seçici olduğumu görüyorum.

 

“Atatürk’ün kendisinin giydiği kıyafetlerdi, büyük gururla taşıdım.”

Ünlü bir modacının katalog çekimlerinde yer alışınızın hikayesini bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Bu kreasyon tamamen iş adamlarına yönelikti ve farklı bir yüze ihtiyaç vardı. Onun dışında Türkiye’deki mankenler genelde daha casual giyindikleri için takım elbiseyi iyi taşıyamıyorlardı. Bu teklif bana geldiğinde, arkadaşlığımızın da iyi olmasına dayanarak kabul ettim ama ilk defa objektiflere bu şekilde poz vereceğim için de tereddütlerim vardı ve her ihtimale karşı profesyonel bir modelle de aynı çekimlerin yapılmasını istedim. Bu isim de Kıvanç Tatlıtuğ oldu. Fotoğraflar beğenildi ve sonrasında da Atatürk kıyafetleriyle ilgili Anıtkabir’de iki ayrı zaman dilimi içerisinde defile gerçekleşti… Çok özel ve Atatürk’ün kendisinin giydiği kıyafetlerdi, büyük gururla taşıdım.

 

“Bir iş adamıysanız, günümüz trendlerinin dışına çıkmak çok da mümkün değil.”

 murakakdogan-ethica

Sizin için moda ne ifade ediyor?  Günün trendlerine uymak mı yoksa kendi modanızı yaratmak mı hoşunuza giden?

O sezonun trendinin dışına çıkmak çok kolay bir şey değil zaten. Trendin dışına çıkacaksanız farklı bir yaşam tarzınızın olması gerekir. Sanatçı ya da show business içerisinde yer alan biri isen o trendin dışına çok rahatlıkla kayabilirsiniz. Ama bir iş adamıysanız, bir üniversitede hocaysanız çok da sapma gösteremiyorsunuz.  Kendi renk ve ten rengime uygun olmasına özellikle dikkat ediyorum. Ama kesime baktığınız zaman genelde soğuk renkleri tercih ediyorum. Sade ama şık kıyafetleri tercih ediyorum. Detaylara önem veriyorum ve aksesuarlar benim vazgeçilmezim.

 

Dünya modasını da yakından takip ettiğinizi biliyoruz, sevdiğiniz ve tercih ettiğiniz tasarımcılar kimler?

Son zamanlarda Tom Ford diyebilirim. Gerçekten onu izliyorum. Tercih ettiğim markalar var, ama son zamanlarda Tom Ford benim çok beğendiğim bir tasarımcı. Özellikle Gucci’den ayrıldıktan sonra özünü bulduğunu düşünüyorum. Tom Ford’un takım elbiselerinin yanı sıra aksesuarlarını da tercih ediyorum. İnci kol düğmeleri, bileklikleri gerçekten inanılmaz.

muratakdogan-1 

Türkiye’de moda konusunda (özellikle iş adamı olarak) ilkleri uyguluyor ve örnek teşkil ediyorsunuz… Mesela kravatsız, mendil kullanımı gibi…

Son zamanlarda farklı arayışlar içerisindeydim. Şık ama aynı zamanda da rahat iş kıyafetleri. Bunu da kravat takmadan mendil kullanımı ile büyük oranda sağladım.  Bazen de mendil yerine farklı aksesuarlar kullanıyorum… İğneler, broşlar, takılar… Birçoğu da bizzat benim tarafımdan çizilen ve Kapalı Çarşı’da yaptırılan özel şeyler.

 

“Olabildiğince pozitif önyargı oluşturun ki, negatif önyargının dezavantajlarını yaşamadan ilişkiye geçebilin o insanlarla.”

 

Peki, bundan yola çıkarak ileride kendi markanızı yaratma, bunları bir marka altında toplama gibi bir fikir var mı?

Ekonomik faaliyetlerin anlık değiştiğini düşünüyorum. Eskiden bir insanın ön yargı oluşturması üç dakika civarında olurdu. Yani bir insanı ilk gördüğünüzde üç dakikada ön yargı oluşturuyordunuz. Son yapılan araştırmalara göre ilk altı saniyede karşınızdaki kişi hakkında ön yargı oluşturuyorsunuz. Altı saniyeyle üç dakika arasında çok büyük fark var. Düşünebiliyor musunuz, insanların en zor değiştirdiği şey; önyargı. Einstein’ın dediği gibi; önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zor. Dolayısıyla o zaman iş adamıysanız, madem ön yargı oluşma eğilimi çok fazla, demek ki altı saniyede değil hemen… Olabildiğince pozitif önyargı oluşturun ki, negatif önyargının dezavantajlarını yaşamadan ilişkiye geçebilin o insanlarla. Abartıdan kaçınıyorsunuz, bir yandan da pozitif önyargıları yakalamaya çalışıyorsunuz. Kendi markamı yaratmak gibi bir düşünce söz konusu değil. Ben özellikle Türkiye’de genç ama iyi eğitilmiş, dünya trendleri ile Türkiye’deki yatay anlayışları birleştirip bütünleştirebilen, gerek tasarımcıları gerekse de imaj danışmanlarını çok önemsiyorum. Bunların Türkiye özellikle de iş dünyası için önemli olduğunu düşünüyorum. Onların olabildiğince desteklenmesi, fırsatlar verilmesi gerekiyor. Türkiye için bir açık bu. Türkiye’de ihtiyaç var. Türkiye moda konusunda pek çok gelişmiş ülkeden ileride. Bu neden yabancıların tasarımlarıyla yapılmaya çalışılıyor. İmaj danışmanlarının daha aktif olması gerektiğini, onların olabildiğince desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

İş yaşamınızda, iş yerinde de size aynı şekilde bu şıklıkta sürekli bakımlı halde görüyoruz. Burada çalışanlarınıza bir rol modeli oluyorsunuz ve çalışanlarınızı da sürekli bakımlı ve şık görüyoruz. Bu farklılık nasıl oluşuyor, bu bir şirket politikası mı?

Yani sağlık ve güzelliğin ön planda olduğu 3 merkezimiz var biliyorsunuz. Tabii bu hizmeti veriyorsanız, saçınızla, başınızla, makyajınızla bir anlamda giyiminizle uyum sağlamanız gerekiyor. Çünkü karşınızda estetiği, güzelliği arayan insanlar var. Bu bir nebze politikayı gösteriyor, şirket politikasını… Ama bu konuda açık bir durum içerisinde daha üst düzeyde bir üretim noktasına geliyoruz. Bu konu ile ilgili şu anda bir ön çalışma yapılıyor. Hem hekimlerimize hem de çalışanlarımıza imaj danışmanlığı yapacak bir ekiple çalışmayı düşünüyoruz. Yavaş yavaş eğiterek bir noktaya getirdiğimiz insanlarla anca bir politika oluşturabiliriz. Bir işin politikayla, kültür haline gelebilmesi için önce insanlarda davranış değişikliğine yansıması gerekiyor.

 

Alışveriş için tercih ettiğiniz yerler nelerdir?

Geçtiğimiz senelerde Nisan ve Eylül aylarında, genelde senede 2 kere Milano’ya giderdim. Belirli marka ve mağazalarım vardı, çok gezmeden alıp çıkardım. Sonrasında özel tavsiye üzerine Kaan Bey (Gökalp) ile tanıştım. Önce bir gömleklere bakayım dedim nasıl diye. Ardından o başarılı ve yaratıcı tarzı beni etkiledi. Hem tamamen kendine has bir çizgisi vardı, hem fiyat anlamında oldukça uygundu, hem de usta insanlarla çalışarak, hep kaliteli kumaşları tercih ediyordu. Gömleğin ardından bana bir de ceket dikti, ardından da bir takım elbise… Milimetric ile hikayemiz işte böyle başladı.

 

Kıyafet seçiminizde öncelikli dikkate aldığınız şeyler nelerdir?

Eğer kıyafetlerimi yurtdışından alacaksam önce kumaşına bakıyorum. Yani niye bu kadar fiyatı… Dolayısıyla kumaş çok önemli. Türkiye’de eğer iyi modacı olacaksanız, kumaşa para ödeyeceksiniz ve doğru kumaşı kullanacaksınız. Ben Milimetric’e ilk gittiğimde ilk konuşmalarına baktım, kendi kesiminden kendi dizaynından çok kumaşı konuşuyorlardı. İşte dedim doğruyu bilen ve doğruyu satmaya çalışan bir insan. Bu konuda Kaan Bey’in avantajı kumaşı çok iyi bilmesi.

 

“Türkiye’de kadın aksesuarına geldiğin zaman geniş bir yelpaze var. Erkekler için ise seçenek çok kısıtlı.”

 

Hatırı sayılır bir aksesuar koleksiyonunuz var…

Türkiye’de kadın aksesuarına geldiğin zaman geniş bir yelpaze var. Erkekler için ise seçenek çok kısıtlı. Erkekler kıyafetlerini aksesuarlarla zenginleştirebileceklerini ve güzelleştirebileceklerini yavaş yavaş keşfediyor. Kol düğmeleri mesela Türkiye’de çok lüks. Manşetler yavaş yavaş keşfediliyor. Ama çok kolay bulamıyorsunuz her yerde. Ben Kapalıçarşı’da yüz yaşında bir parça buldum mesela, onunla harika bir kol düğmesi tasarlayıp, yaptırdım. Çeşit azlığından bu yola yöneliyorum.

 

Bir sözünüz var;  “İş yerime her girdiğimde her sabah uyandığımda o koltuğu yeniden hak etmek için çabalıyorum.” diyordunuz.

Tabii yani o günü yeniden kazanmak, seneler geçse bile yeniden taze hale gelebilmek bence önemli. O yoğun tempo içerisinde bunla bir de başa çıkabilmek kolay bir şey değil; çünkü hayatta önümüze çok daha fazla kötü şey çıkıyor. Hayatın içerisinde güzel olaylar ise çok fazla değil; o yüzden o güzellikleri yeniden kazanmak lazım. Öyle bir başlangıç yapmak her zaman o kötülüklerden kaçınmak gibi bir şey.

Röportaj Bengü Arslan tarafından MAG Dergi için yapılmıştır.

Roman Mağazalarının Genç Veliahtı

bugratoplusoy-1

Yenilikçi ve yüksek kalite anlayışından ödün vermeden, Türk Hazır Giyim sektörünün amiral gemisi olan Roman, genç kadrosuyla şimdi daha dinamik.

Türkiye’deki öncü konumunuzu Dünya’ya yaymak için çeşitli stratejiler geliştirmişsiniz? Bize biraz yenilikçi projelerinizden bahseder misiniz?

Biz, hedef pazarı ve bu pazara giriş stratejimizi birçok firmanın yaptığından çok farklı bir şekilde ‘Franchise’ sistemi yerine kendi mağazalarımızı açma üzerine kurduk. Bu yenilikçi stratejilerde; marka ile ilgili pazar büyükleri, hedef kitle analizi, segmentasyon ve tüketici davranışları üzerine olan incelemeleri bizzat sürdürmekteyim. Yurtdışında birçok ülkede Roman’ın açılışı üzerine görüşmelerimiz hızla devam ediyor.

Yurtdışında uzun süren ve başarı grafiği oldukça yüksek olan bir eğitim serüveniniz var, bir de sizden dinleyelim.   

Lise eğitimimi İsviçre’de Avrupa’nın en önemli okullarından Le Rosey ve College du Leman’da tamamladım. Amerika’da Wenthworth Institute of Technology’e kabulümün ardından, burada 5 senelik mimarlık ve mühendislik eğitimi gördüm. Sonrasında Türkiye’ye dönerek ünlü mimar Han Tümertekin’in yanında ilk iş deneyimini gerçekleştirdim. Bir taraftan Koç Üniversitesi’nde Excutive MBA programına katılarak Marka Yönetimi, Pazarlama, Finans gibi alanlarda kendimi geliştirirken, diğer taraftan Roman bünyesindeki bütün birimler ile birebir çalışarak şirketimize katabileceğim artıları değerlendirdim. Bu süreçte onursal başkanımız babam Sayın Turgut Toplusoy ‘un büyük desteğiyle Roman mağaza zincirlerinin genel koordinatörü olarak şirketteki görevime başladım.

2010’da Roman’ın ve sizin hedeflediğiniz nokta nedir?

Nisan ayının sonuna kadar yapılanma çalışmalarını tamamlamayı hedefliyoruz. Aile şirketi olmanın sıcaklığını kaybetmeden daha sistematik ve verimli bir yapıya sahip olmak, önceliklerimizin başında geliyor. ‘10 yılda 10 Dünya Markası yaratmak’ felsefesinden yola çıkan Turquality projesinin de marka destek kısmında yer alıyoruz. Ekibimle birlikte şuan tüm enerjimi bu projeye yoğunlaştırmış durumdayım.

bugratoplusoy-2

Gipsy by Roman isimli yeni markanız ile de Roman’a genç bir soluk getirdiniz. Gipsy by Roman ile ilgili projeleriniz neler?

Gipsy by Roman, Roman Mağazaları içerisinde satışa sunulan ve daha çok genç kesime hitap eden bir koleksiyon. Oldukça ilgi görmeye başladı, biz de bu iyi geri dönüşümden ilham alarak Gipsy by Roman konsepti ile yeni mağazalar açmayı planlıyoruz.

Mimarlık, sizin uzmanlık alanınız ve siz göreve başladığınızdan beri Roman Mağazaları’nda çok farklı ve iddialı bir mimariye rastlıyoruz. Bu sizin eseriniz mi?

Mimarlık benim için bir tutku… Türkiye ve Yurtdışındaki Roman Mağazalarının 12 tanesinin de konseptini kendim hazırladım. Roman’ın çizgisini koruyarak yeni bir konsept oluşturmaya çalıştım. İlk deneyimden sonra başta bu işin duayenlerinden olmak üzere yakın çevrem ve müşterilerimizden olumlu geri bildirimler aldık, bu beni motive etmekle birlikte Roman müşterisinin yeniliklere ne kadar açık olduğunu görmemi de sağladı. Bundan sonrada açılacak mağazalarımızda aynı konseptle ilerlemeyi düşünüyoruz.

Bu yoğunluğun içerisinde, sosyal aktivitelere zaman ayırabiliyor musunuz?

Türk Amerikan İş adamları Deneği ve TUGİAD üyesiyim. Fotoğraf ve yelken en büyük tutkularım arasında yer alıyor. Aynı zamanda yeni mekânlar, yeni tatlar keşfetmeyi de çok seviyorum. Toplusoy, genç kesimi de Roman tutkunu yapacağa benziyor.

Röportaj: Bengü ARSLAN – Quality of Magazine Dergisi için yapılmıştır.

Fotoğraf: Erhan ABİNİKMAN

Bisse’ye Değen Kadın Eli… Asiye Kefeli…

Asiye Kefeli

Bisse sizlerin de çok iyi bildiği gibi bir Dünya markası… Bu başarılı markanın mimarlarından birisi de başarılı iş kadını Asiye Kefeli… Asiye Hanım, 35 yıllık, sektöründe öncü olan markanın Mağazalar ve İletişim Koordinatörlüğü ‘nü başarıyla yürüten ileri görüşlü bir kadın yönetici. Bisse’nin başarı sırrını ise insana yaptıkları yatırımın yanı sıra detaylara önem vermek ve farkındalık yaratmak olarak belirtiyor. Bisse, yurtdışına ihracat yapan Türkiye’nin en köklü erkek giyim markalarından biri, detaylara verdiği önemle özellikle ürettiği eşsiz gömlekleriyle tüm dünyada parmakla gösteriliyor. Erkek markası diyoruz ama Bisse giymek kadınların da hakkı diyenlere de güzel bir sürprizi var Asiye Hanım’ın… Kadınlar için başarılı bir rol modeli olan Asiye Kefeli’den öğreneceğimiz çok şey var… Q Life olarak biz sorduk, o cevapladı ve ortaya tadına doyulmaz lezzetli bir sohbet çıktı…

Şirketin yönetim kadrosuna geç katılmış olmanıza rağmen, işlere bu kadar hâkim olmanızın sırrı nedir?

Bisse’de aktif olarak çalışmadığım zamanlarda bile, eşimin iş seyahatlerinde onu yalnız bırakmaz ve kendisine eşlik ederdim. Fuarlara, iş toplantılarına onunla birlikte katılır, böylelikle de süreçlere, Bisse’nin gelişimine birebir tanıklık ederdim, doğal gelişen bu süreç sanırım bu işteki başarımın en büyük anahtarı oldu.

IMG_9559

Aile şirketlerinde özellikle de kadınsanız bazı ön yargılarla karşı karşıya kalırsınız. Siz bu süreçte neler yaşadınız?

Kadınlar iş yaşamında maalesef bazı ön yargılara maruz kalıyor ama bunun şirkette sergilediğiniz tutum, çalışanlarla kurulan doğru iletişim, donanım ve duygusallığı biraz geri planda tutan bir davranış biçimiyle yenilebileceğini düşünüyorum. Bisse’de yaşadığım sürece gelirsek, en baştan sınırlarımı çizdim diyebilirim. İş yerinde iş kadını Asiye vardı, iş yaşamının dışındaki ortam ve zamanlarda, anne ve eş Asiye… Mustafa Kefeli’nin eşi olmak benim için büyük bir gurur ama eğer başarılı işler yapar, doğru ilişkiler kurarsanız, Asiye Kefeli olarak anılırsınız ve bir süre sonra Mustafa Kefeli’nin eşi olduğunuzu iş yerinde çalışanlar bile fark etmez. Aile şirketinin dezavantajı ise eve iş taşımama şansınızın pek olmamasıdır. Sonuçta karı-kocasınız, yeri geliyor pazar günleri de çalışıyorsunuz. İşle ilgili konuşuluyor, ama çok dozunu kaçırmamak gerekiyor, her şey kararında fazlasıyla yolunda ilerliyor.

IMG_9814

“Bisse giymek kadınların da hakkı…”

Bisse deyince aklımıza erkek ve kalite geliyor. Peki ya kadınlarla bu kaliteyi buluşturmayı düşünüyor musunuz?

Kadın giyimi son yıllarda gelecek planlarımız arasında yer alıyordu ama biz doğru strateji ile pazara girmek adına doğru zamanı bekledik. Koleksiyonumuz şu anda hazır fakat Bisse mağazalarının içerisinde kadın koleksiyonunu konumlandırmaktansa “kadına özel” mağazalar açmak için girişimlerimize devam ediyoruz. Çeşitli AVM’lerde, cadde mağazalarında ve birçok ilde artık kadınlar da Bisse ile tanışacak.

Dünya Markalarının Açık Ara Önünde

Yurt dışında Franchise sistemi ile çalışan Bisse’yi Avrupa, Asya, Avustralya ve Afrika’nın bir çok ülkesinde görmeniz mümkün. Lübnan’daki iç savaş Bisse’yi çok etkilememiş hatta dünya ülkelerinin markalarına göre satışları 1.5 buçuk kat artmış.

İsviçre’de üretilen mısır pamuğundan “Platinum” bir reyon. Platinum bir ayrıcalık mı?

Aslında biz bu koleksiyona özel kumaşlar kullandığımız için bu ismi verdik fakat zamanla oldukça ayrıcalıklı bir statüye kavuşarak, fazlasıyla rağbet görür oldu. 240-2 olarak adlandırdığımız bükümünden kaynaklı kumaşların yanı sıra bu sene koleksiyonumuzun içinde 300-2’ler var. Gömlekte yakalamış olduğumuz platinum reyonunu takım elbise, tek ceket, pantolon ve kol düğümelerine taşıdık. Platinum gömleklerinin en büyük özelliği mısır pamuğundan olması ve İsviçre’de özel olarak üretilmesi. Pamuk, iplik haline gelirken 200 kere bükülerek elde ediliyor. Büküm çoğaldıkça kumaş daha parlak ve ince oluyor.

Yıldızların Tercihi: Bisse

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, meclisin yüzde 95’i Bisse’yi tercih ediyor. Bisse’yi tercih edenler sadece Türk bürokratlar değil… Brad Pitt, Romanya Prensi Charles ve Kevin Costner da Bisse’yi tercih edenler arasında.

Bisse başarılı üniversite öğrencilerini de destekliyor.

‘Geleceğin patronları Bisse giyiniyor’ sloganıyla Türkiye genelindeki üniversitelerde belli ortalamanın üstünde olan öğrencilerin iş yaşamındaki ilk takım elbisesini giydiriyor.

Başarılı bir iş kadının olmanızın ötesinde “Yardım Meleği” lakabınızla da aktif olarak sosyal sorumluluk projelerinde sizi görüyoruz… Bu anlamda da farklı projeleriniz dikkat çekiyor… Bize özellikle Dragon Festivali’nde yaşadıklarınızı anlatır mısınız?
İki yıldır görme engellilerle Dragon Festivali’ne katılıyoruz, önceki yıllarda onlarla birlikte kürek çekmiştik. Bisse her zaman engellilerin hayata daha sıkı tutunmaları adına farkındalık yaratacak, onların kendilerini değerli hissetmelerini sağlayacak projeler yaratmak misyonunu benimsemiştir. O yüzden ilk sene sadece engellilerin katıldığı kürek yarışını bir adım öteye götürerek çalışanlarımızın da bu aktivite de yer almalarını sağladık, takımın yarısını görme engelliler yarısını ise Bisse çalışanları oluşturuyor. Geçen sene 110 takım arasında altıncı olmak bizi oldukça onurlandırdı, bu yıl daha iyi bir derece elde edeceğimize hepimiz çok inanıyoruz. İki ay boyunca her gün Haliç’te bizzat ben başlarında olarak çalıştık. Bu yıl da aynı şekilde çalışacağız. Hatta takım sayısı arttığı için daha çok çalışmamız gerekiyor. Organizasyon 29 Mayıs’ta yapılacak. Bunun dışında Türk Kalp Vakfı, Türkiye Omurilik Felçliler Derneği, Çaba Derneği ve Sigarayla Savaşanlar Derneği ‘nde aktif olarak görev alıyorum. Ruhsal ve fiziksel eğitim bizim önceliklerimiz arasında yer alıyor. Spor insan sağlığına hem psikolojik hem de fizyolojik katkılar sağlayan bir olgu işte bu yüzden spor dalları üzerinde çalışıp, yetenekli olanları ayırıp, ciddi takımlar kurmayı düşünüyoruz.

Röportaj Q Life Dergisi için Bengü Arslan tarafından yapılmıştır.

Çoklu Guru… Baybars Altuntaş…

baybarsaltuntas-obama

Herkesin Ondan Öğreneceği Bir Şey Mutlaka Var…

Bir yönetim blogunda okuduğum bir öneri üzerine, Baybars Altuntaş’ın ‘Otobüsten İndim, BMW’ye Bindim’ adlı kitabını aldım ve -kendisinin de kitapta belirttiği gibi- bir solukta okudum. Ondan öğrenmem gerekenin daha fazla şey olduğuna inandığım için hemen mail attım kendisine ve görüşmek istediğimi belirttim, o ki Obama ile CNN’de ve BBC’de girişimcilik zirvesini değerlendiren Dünya’daki tek girişimci idi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın mektubunu elden Obama’ya iletmişti, Dragon’s Den’in efsane Dragon’u, Deulcom International ve Franchise Derneği’nin kurucusuydu. Okudukça tüm bunların ötesinde gençlere önerileri ve somut girişimcilik adımları ile rol modellerimin başköşesine oturdu. Özgüveni gerçekten çok etkileyiciydi, örnek alınacak bir hayat hikâyesi vardı. Duygusal görünen ama her adımını aslında mantık süzgecinden dikkatlice geçirmiş, kader ve kısmete inanan bir adamdı. Kitabı Steve Jobs’ı sollamış ve bir buçuk ay gibi kısa bir sürede 11. Baskısını yaparak, zirveye yerleşmiş durumda, birçok yabancı yayınevi çevirisini yapıp kendi ülkelerinde yayınlamak istiyor. Her girişimci adayının ondan öğreneceği çok şey var, o kesinlikle benim tabirimle çoklu guru…

 

Kitabınız 1 haftada Best Seller oldu. Steve Jobs’u bile solladı. Nasıl başardınız bunu?

 Ben bunu şöyle yorumluyorum. Uzun zamandır halkımız yabancı girişimcilerin başarı hikâyelerini okuyordu. Sanırım bir Türk girişimcisinin başarı hikâyesi çok dikkatlerini çekti. Ayrıca, yabancı girişimcilerin başarı hikâyelerinde genellikle ‘ben yaptım’ var. Bense kitabımda şu mesajı vermek istedim: ‘Baybars Altuntaş yaptıysa, herkes yapabilir’. Bu da okurların çok kısa zamanda birbirlerine tavsiye ettikleri bir kitap haline gelmesini sağladı. Steve Jobs kitabında; ‘Ben yaptım.’ diyor, ‘Siz de yapabilirsiniz.’ Demiyor. Bu kitabı sıfırdan nasıl Best Seller yaptım bu bile bir kitap konusu… Yazabilirim… Ben de daha ne metodlar var.

 Kitabınızda ilginç aforizmalarınız var. Bunlardan sizin en sevdiğiniz hangisi?

 ‘Veren el alan elden üstündür. Hayata SSK’lı olarak değil, Bağ-Kur’lu olarak devam edin’. Bu sözümü zaten arka kapağa özellikle yazdım. Neticede birilerine iş imkânı sağlayan, kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilen herkes bu sözümün muhatabı.

 Kitabınızda girişimciliğin 81 sırrını da açıklıyorsunuz. Bunlar gerçekten bir ‘sır’ mı, yoksa lafın gelişi mi böyle belirttiniz?

Bunlar gerçekten ‘sır’. Neden mi? Hiç kimse şimdiye kadar bir kira kontratında pratik olarak nelere dikkat etmeniz gerektiğini, bankada hesap açarken nasıl pazarlık edeceğinizi, reklam ajansına aslında ne talimat vermeniz gerektiğini açıklamadı. Ben şimdiye kadarki 20 yıllık deneyimimle pratikte bugün reklam ajansıma ne söylüyorsam kitaba da bunu yazdım. Kira kontratını bugün yaparken neye dikkat ediyorsam aynen kitaba da yazıp, okurlarımla paylaştım. Önemli olan her yerde yazılı olan bilgileri aktarmak değil. Önemli olan hiç bir yerde bulamayacağınız satır aralıklarını da girişimcilerle paylaşabilmeniz. Bu yüzden benim iş yaparken kendi uyguladığım 81 ‘sırrımı’ paylaşmakta da bir sakınca görmedim.

 baybarsaltuntas

Bir yandan nefesimizi tutarak kitabı okuyoruz, bir yandan da girişimcilik adımlarını değerlendiriyoruz…

Türkiye’de ilk kez ‘kitap içinde kitap’ uygulamasını getirdim. Benim girişimcilik yolunda aldığım her kilometreyi okurlarla paylaşırken, sağ taraftan akan sarı şeritlerle de girişimciliğin sırlarını da aktardım. Aslında okurlar ve girişimciler, bir taşla iki kuş vuruyorlar. Bir kitabın yanında ikinci kitap hediye gibi bir model çıktı ortaya. Bu da yayıncılık sektörü açısından bir inovasyon niteliğinde diye düşünüyorum.

 Girişimci’yi nasıl tarif edersiniz?

İş planını kafasında kurgulayan, ardından da iş planı doğrultusunda gerekli oyuncuları iyi tespit edip tüm senaryoyu yazan kişidir.

Gelelim hayat hikâyenize. Başkan Obama neden sizi davet etti Beyaz Saray’a?

 Başkan Obama Kahire’de geçen yıllarda bir konuşma yaptı ve dünyanın içine düştüğü bu ekonomik krizden girişimciler sayesinde çıkılabileceğini söyledi. Bu amaçla da Washington’da Başkanlık Girişimcilik Zirvesi düzenledi. Bu zirvede 62 ülkeden gelen 275 delege içinde sadece benimle görüştü, çünkü benim elimde Başbakanımızın Obama’ya yazdığı mektup vardı. Başbakanımız mektubu diplomatik yollarla değil de bir girişimciyle göndermeyi tercih etti ve bu da ABD’de oldukça ilgi çekti.

 Mektupta ne yazıyordu?

 Mektupta Sayın Başbakanımızın gelecek zirveyi Türkiye’de yapmak istediği yazılıydı. Bu da Obama’nın çok hoşuna gitti. Hatta konuşmasında Başbakanımıza ve Türk halkına girişimciliğe verdikleri önemden dolayı da teşekkür edince salonda kuvvetli bir alkış koptu. Bu konu dünya medyasında da yoğun ilgi gördü. CNN International hemen beni canlı yayına aldı ve Obama’nın zirvesi de dünya medyasında böylelikle bir Türk girişimciyle değerlendirilmiş oldu.

Genç girişimcilere tavsiyeleriniz neler?

Ne olursa olsun doğru olduğuna inandıkları iş fikirleri varsa imkânlarını sonuna kadar zorlasınlar.  Bütün fırsatları değerlendirsinler. Sonuçta fikir iyi olduğunda topu koşturacak adam da doğruysa o işin tutmaması diye bir şey olamaz.

Kariyerinizde sizin için öncelikler neler oldu?

İnsan kazanmak benim kariyerimde ve hayatımda hep önceliğim oldu. Çünkü doğru insanları tanımak parayla olan bir şey değil. Parayla ancak ve ancak para kazanabilirsin, insan kazanamazsın. Ama insan kazanırsan, para kazanabilirsin, hayallerini gerçekleştirebilirsin. En iyi ressam da müzisyen de iş adamı da olmak isteseniz insanlar tanıyarak başarıya çok daha kolay ulaşabilirsiniz.

Dünya Melek Yatırımcılar Derneği’nin Yönetim Kurulu Üyesisiniz. Melek yatırımcılıkta girişimcilere sadece sermaye desteği mi sağlanıyor?

Melek yatırımcılıkta paradan daha önemli olan bence mentörlük. Girişimciler melek yatırımcının tecrübelerinden de faydalanmalı. Sadece para vererek bir ortaklık kurulduğunda bu iş hisse senedi alımı olur. Ama melek yatırımcılıkta altın kural hem parayı vereceksin hem de bilgi birikimini paylaşacaksın. Deneyimlerinizi işin nasıl yapılacağı nasıl pazarlar keşfedileceğini bulacaksın.

 

Melek yatırımcılar hangi projeleri daha çok destekliyor?

Melek yatırımcılar Avrupa’da daha çok iş fikri aşamasında olan (Seed Funding) denilen fikirlere yatırım yapıyorlar. Fakat biz daha bu noktada değiliz. Öncelikli olarak destekleyeceğimiz projeler fikir aşamasından öteye geçmiş olmalı. Mutlaka numune olacak. Örneğin bir internet sitesi projesi ise tasarımı tamamlanmış yayın hayatına başlamış olmalı. Ama zamanlar bu sistem oturdukça işler hale geldikçe bu şekilde fikirler bulmak zorlaşacak. Ondan sonra bizde sadece fikir aşamasında yatırımlara(seed funding) yöneleceğiz. Ben 5 yıl sonrasında bahsediyorum.  Bu aşamalardan Avrupa’da geçmiş hatta ABD bu aşamaya 10 yıl önce ulaşmış ve aşmış.

Destek verdiğiniz öncelikli sektörler neler?

ABD ve AB ülkelerindeki melek yatırımcılara baktığımızda mobil teknolojileri ve IT sektörünün en fazla yatırım çeken sektörler arasında yer alıyor. Türkiye’deki melek yatırımcılar da ağırlıklı olarak bu sektörlerdeki yatırımlara destek verecektir. Ama biz her projeyi ayrı ayrı değerlendirdiğimiz için iyi projelerin geldiği tüm sektörlere destek oluruz.

Projelere vereceğiz sermaye desteğinin bir aralığı var mı?

Melek yatırımcılık sistemiyle kurulan işlerin aldıkları melek yatırım sermayesinin dünya ortalamasının şirket başı 100 bin dolar seviyelerinde.  Bizimde destek vereceğimiz projeler, genellikle 10 bin ile 500 bin dolar arası yatırımlar olacak.

İş fikri olanlar projelerini size nasıl ulaştıracaklar?

Kurumumuzun internet sitesinde yer alan bölümde projelerini yazarak bize gönderiyorlar.  Gönderilen projeler bizin derneğimizin ortak havuzuna düşüyor.  Temmuz ayı başından bu yana bize ulaşan proje sayısı bini geçti. Ben ve ekibim bu başvuruları tek tek inceliyoruz.  Bir sivil toplum kuruluşunun vatandaşlarla yakından ilgilenmesi gerekiyor. Bu doğrultuda bize ulaşan bütün maiilere elimizden geldiğince cevap vermeye çalışıyoruz.

Neden Adana?

Bakın sizinle 5 dakika içerisinde bir araya gelebildik ve bu harika iklimde dışarıda oturabiliyoruz. Trafik problemi yok ve gerçekten bu şehrin güzel bir enerjisi var. Obama ile başlayan serüvende Adana’da gerçekleştikten sonra bu şehrin bana iyi geldiğini düşünmüşümdür hep.

Girişimcilik bir yetenek meselesi midir sizce? Doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı kazanılır? Yani girişimci olunmaz doğulur mu? Olunur mu?

Herkesin doğuştan gelen bir sürü özelliği var; biri çok iyi resim yapar, birinin müzik kulağı çok iyidir, ötekinin matematiğe kafası çok yatkındır. Dolayısıyla bir kişi için girişimcilik konusunda radarları çok iyi çalışıyor diyorsak, bu ya doğuştan gelen bir özellik olacak ya da sonradan radarlarının iyi çalışmasını sağlayacak. Demek ki girişimcilik bir noktada geliştirilebilinir bir özellik, ama doğuştan gelen bir özellik olacak ki geliştirilebilsin. Yani sen, sanata yatkın olan bir insanı alıp KOSGEB’in girişimcilik kursuna götürsen, onu yüz yıl eğitsen de bu arkadaş girişimci olamayabilir. Dolayısı ile bence, bireylerin özellikle de üniversite örgencilerinin kendilerini tanımaları çok önemli, yani ilk önce “ben neye yatkınım?” sorusuna cevap bulmaları gerekiyor. Çok iyi bir ressam olabilirim, müzisyen olabilirim ya da başka bir şey; ‘Bu sayede kazanabilirim’ diyebilmelidirler. İlla da gidip kendi işini kuracaksın diye bir zorunluluk yok.

Baybars Altuntaş çıraklarını arıyor… Bu 10.000 dolarlık çıraklık kursu, gündemin ana maddeleri arasında yerini aldı ve çok fazla istek olduğu görülüyor… Ne düşünüyorsunuz?

Henüz son başvuru tarihi bitmemiş olmasına rağmen 100’ün üzerinde başvuru var ve demek ki doğru bir iş yapıyoruz, bekleyelim ve görelim. (diyor ve başvuruları gösteriyor, gerçekten dolu dolu cv’lerle genç girişimci adaylarının programa ilgisi büyük)

Türkiye’de girişimcilerin durumu nedir?

Beautiful Mind diye bir film vardı. Prof John Nash, kendi adıyla anılan matematik teorilerinin sahibi ve Nobel ödülü almış bir bilim adamı. Bir hastalık geçiriyor ve hafızasını kaybediyor. İleriki yaşlarında tekrar matematik okumaya karar veriyor ve üniversitede sınıftaki öğretim üyesi derste Nash Teorilerini anlatıyor. John Nash ta teoriler hakkında hocaya sorular soruyor ve sınavda bu teorilerden soru gelirse ne yapacağını düşünüyor. İşte ülkemiz girişimciliğinin şu andaki durumu budur: Para Manisa’da icat edilmiş, ilk yazılı ticari anlaşma Kayseri’de yapılmış. Yani üzerinde oturduğumuz topraklar, Anadolu toprakları, girişimciliğin beşiği olan topraklar. Dünyaya ‘para’ yı bu topraklar hediye etmiş. Ve bizler şimdi girişimciliğin ne olduğunu yabancı girişimcilerden öğrenmeye çalışıyoruz. Amacım şu: Yüzde yüz inanıyorum ki üniversitelerden Baybars Altuntaş’lar çıkacak, yeter ki bir farkındalık yaratalım, insanlar biraz silkelensinler, yakın çevrelerinin sözlerine pek kulak asmasınlar ve uygulamaya hemen geçsinler.

Çok pozitif bir yönünüz var, elinden geleni yap ve gerisini evrene bırak şeklinde biraz da kaderci bir yaklaşımınız var, bu nasıl gelişti?

Matematiksel olarak elinizden geleni yaptıktan sonra, yapacak bir şeyiniz zaten kalmaz. Olursa sevinmeyin, olmazsa da üzülmeyin, ileride bugün üzüldüğünüz bir şey iyi bir şeyin yolunu açmış olabilir sizlere. Duygusal yaklaşmamak gerektiği kanaatindeyim. Çok duygusal gözükmekle beraber aslında hiç de duygusal olmayan bir realizmden bahsediyorum. Evet, kaderciyimdir, herkesin hayatta önceden çizilmiş bir yol haritası olduğunu düşünürüm.

 

Baybars Altuntaş ile Kısa Kısa…

Favori yazarınız kimdir?  

Agatha Christie

Sizce siz iyi bir lider misiniz?

Bence, ben kesinlikle iyi bir liderim.

En büyük sermayeniz nedir?

İnsanlar diyebilirim, çok iyi bir insan koleksiyonum var.

Genelde başarının sırları diye bir şey vardır ve büyük insanlar bunu çok üstü kapalı anlatır ya da hiç anlatmazlar, siz tüm açıklığı ile bunu içtenlikle anlatıyorsunuz. Bu nasıl bir özgüven?

Kesinlikle dediğiniz gibi özgüven. Ben de fikir çok, bu fikirler gider, başka fikirler gelir.

Siz bir işi tasarlarken, her boyutunu kafanızda kurguluyorsunuz. Çalışanlarınıza sadece uygulamak kalıyor sanırım…

Girişimcilik bunu gerektiriyor. Girişimciler iyi birer de prodüktördür diye düşünürüm, her evreye beyinde planlayıp, sonra harekete geçerler. İyi prodüksiyonlar çıkarır.

 

Şans diye bir şey var mıdır?

Şans değil de kader ve kısmet diye bir şey vardır. İnsanlar aslında birbirlerinin şanslarını değil, kısmetlerini kıskanırlar. Aslında ben herkesin bir önceden belirlenmiş olan yol haritası olduğunu düşünüyorum.

 

Röportaj: Bengü Arslan

Dünyanın En Çok Satan Otomobili Toyota’nın Fark Yaratan, Başarılı CEO’su: Ali Haydar Bozkurt

Toyota-Pazarlama-ve-Satış-A.Ş.-CEO_-Ali-Haydar-Bozkurt...

Ali Haydar Bozkurt; genç, başarılı, yenilikçi ve farklı bir CEO. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Adana’da tamamlayan Bozkurt, profesyonel çalışma hayatına 1996 yılında demir-çelik sektöründe başlayarak, ardından, otomotiv sektöründeki kariyeri devam etmiş. 2003 senesinde ALJ Grup’a transfer olan ve Daihatsu Türkiye’nin Genel Müdürü olarak atanana Bozkurt, 2006 senesinde ise, Daihatsu Türkiye Genel Müdürlüğü görevine ilave olarak ALJ Grup’ta Avrupa Direktörlüğünü üstlendi. ALJ Grup’un 2009 senesinde Toyota Türkiye distribütörlüğünün çoğunluk hissesini satın almasına müteakip, yeni yapılanma çerçevesinde kurulan Toyota Pazarlama ve Satış A.Ş. CEO ve Yönetim Kurulu üyesi olarak atanıyor ve bu görevini başarı ile sürdürüyor. Doğru ekmeği yapabilmek için, doğru hamura sahip olmanız gerekiyor diyor başarılı CEO. Türkiye’deki başarılarının mimarlarının da bayi ordusu olduğunu sözlerine ekliyor. Bozkurt’un mottosu ‘fark yaratmak’… İnsan ne iş yaparsa yapsın, fark yaratmalı diyor… Q Life olarak, Ali Haydar Bozkurt ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik, Ali Bey’in kariyeri ve bakış açısının özellikle gençlere büyük örnek teşkil edeceğini düşünüyoruz.

Ali Haydar Bozkurt_2

Kariyerinize baktığımda, sanki şansınız hep yaver gitmiş gibi… Sizce donanımın ötesinde şans faktörünün iş hayatındaki etkisi nasıldır?

Ben yılardır üniversitelerde seminerler veriyorum ve bugüne kadar 30’dan fazla üniversiteye gittim ve daha çok Liderlik ve Fark yaratmak üzerine sohbetler ediyoruz. Gelen sorular içerisinde bu soru genellikle oluyor. 6. Yılımda bir markanın Genel Müdürü oldum, 35 yaşında iken. O zaman en genç genel müdür bendim sektördeki. Şans önemsiz demek çok ciddi bir yalan olur, elbette ki şans çok önelidir, doğru zamanda doğru yerde olmanın önemi büyüktür. Ama şansta kapıyı çalınca, doğru donanımla yakalanmak önemli. Donanımınızla, tecrübenizle, hayat vizyonunuzla o şansı doğru değerlendirebilmek çok önemli. Ben hep çok çalıştım, ben gerçekten iyi bir şey yaparsam ve bir fark yaratabiliyorsam, yaratıcık ve eğlence katabiliyorsam, kişisel olarakta kendi alanınızda fark yaratır hale geliyorsunuz. Sen gerçekten fark yarat, olaylar gelip seni buluyor, zorlamanıza gerek kalmıyor. Benden önceki herkes yıllardır şöyle yapıyor, ben de öyle yapayım demedim, ne fark yaratabilirim diye baktım her şeye. Gerçekten fark yarattığınız zaman, fark edilebilir hale geliyorsunuz. Şimdiye kadar benim hiç CV’m olmadı, hep beni gelip buldular.

Üniversite yıllarında, kendinize böylesine kilit bir noktada hayal etmiş miydiniz?

Bu pozisyonu bırakın, bu sektörde çalışacağımı bile hayal etmemiştim. Ben daha çok sanatla ilgili bir şeyler yapacağımı düşünüyordum. Kendimi bildim bileli, ben ne yaparsam yapayım, fark yaratacak biri olmayı hayal etmiştim ve bundan da emindim. Hep yapabileceğimin en iyisini yaptım. Kafamda bir şablon belirlememiştim, gerçekten iyisini yapmayı hedeflerseniz, yaptığınız iş ne olursa olsun fark edilirsiniz.

Ali Haydar Bozkurt_4

Ailenizin bu bakış açısında yeri nedir?

Ailemin üzerimde hiç baskısı olmadı. Onlar bana hiçbir zaman olumsuz bir yönlendirme yapmadılar, kararlarımı desteklediler. İlkokula bile gidip kendim kaydoldum.

Otomotiv sektörünü diğer sektörlerden ayıran özellik nedir?

Çok dinamik, çok eğlenceli bir sektör. Mesela yeni bir arabamız piyasaya çıktı, test sürüşü yaptık, yanımda profesyonel bir pilotla. Sonra ben de yapacağım dedim, arabaya bindiğimde 20 yaşında idim. Herkesin mutlaka bir yerinden heyecan bulacağı bir sektör bu. Büyük oyuncağı… Bizim sektörün en büyük avantajı ve keyifli tarafı bu.

Başarılı bir CEO’yu bize 5 kelime ile tanımlar mısınız?

İletişim gücü yüksek olmalı, hem iyi anlamalı, hem de iyi ifade edebilmeli. Doğru ve hızlı karar alabilmeli. Lider olabilmeli. EQ’su yüksek olmalı. Duygulara arka plana atmamalı. Fark yaratabilmek üzerine hem isteği, hem de yeteneği olabilmeli.

Türkiye’de insanların zihnindeki TOYOTA algısı sizin göreve gelmenizin ardından oldukça değişti, aslında gelişti diyebiliriz… Bu stratejik planlamanın ardında nasıl bir ekip var?

2.5 yılı geçkin süredir buradayım. Öncelikle mevcut durumun fotoğrafını çektik.İnsanlara soruyorduk, ilk 10’da Toyota’yı saymıyorlardı bile. Toyota dediğimizde; ‘aa evet Toyota var’ diyorlardı. Biz bunu aşmak istedik. İşin içinde duygular olmayınca, marka bağı kurulması zor oluyor. Daha duygusal mesajı olan bir marka haline getirdik Toyota’yı. İçinde otomobil olmayan, otomobil reklamını biz kullanmıştık. Bunların hepsi daha duygularımızı konuştuğumuz iletişimlerdir. Toyota’nın; sorun yaratmayan, yolda bırakmayan, sağlam algısına, evinizden bir birey algısını ekledik ve duygusal bir bağ yarattık.

TOYOTA’nın farkı sizce nerede?

Dünya’nın en çok satan otomobil markasıyız. Trafikte yürüyen otomobil bazında en az arıza yapan otomobil olarak bundan gurur duyuyoruz. Eşe, dosta tavsiye ediyoruz sonuçta… Toyota’nın yenilikçi olması büyük fark, hep 40-50 sene sonrayı görüp ona göre yeni otomobillerini geliştiriyor. Mesela hiç kimsenin çevrenin korunmasına yönelik söylemi yokken, 1970’te Toyota, 4 milyon tane hibrit otomobil sattı ve giderek bu sayı artıyor.

“Hayal ettiklerimi yapabildim diye düşünüyorum. “ 

Ayşe Arman ile çok keyifli ve samimi bir röportaj gerçekleştirmişsiniz. Zaman aşımına uğrama ihtimaline karşı ben de sormak istiyorum. Hala “Otomotivin bekâr prensi” misiniz?

44 yaşında prens olur mu diye başlayacağım. Hala bekarım ama prens değilim.


“İşin içine mutlaka duygularda katılmalıdır. Bunu yapabildiğimiz zaman, kişisel egolarımızı bir kenara atmayı öğreniyoruz ve enerji kaybına engel olabiliyoruz. Onlar ön planda durduğu sürece iyi çalışma ortamları oluşmuyor. Daha olumlu çalışma ortamları yaratmaya çalıştım.”

 

Ali Haydar Bozkurt_6

Hayalinizde bir “ideal kadın” profili var mı?

Ben böyle insanları kadın, erkek diye çok ayırmıyorum. Ben kolejde iken sınıftaki 2 erkekten biriydim. Kolej hayatım böyle geçti. Benim için, insan önce insandı. Kafamdaki ideal erkek tanımı ile ideal erkek tanımı arasında pek fark yok. İdeal insan tanımım vardır. Benim için zeki olabilmek çok önemli, kastettiğim zeka da iletişim zekası. EQ benim için çok önemli, etrafındaki olayların farkında olabilmek çok önemli. İyi iletişim ilişkileri başarıya taşıyor. Bir çok tartışma ve gerilim hep iletişimsizlikten kaynaklanıyor. Bütün ilişkilerimde hep dürüst oldum. Kompleksli egolardan arınmışlık arıyorum. İnsanların daha alçak gönüllü tavrının azaldığını görüp üzülüyorum. Durumu hazmetmek vardır ya, alçak gönüllülük orada büyük önem taşıyor. Pozitif düşünebilmek çok önemlidir, bu iş nasıl olmaz değil de, nasıl olabilire odaklanmak önemli. Güler yüz çok önemli. Fiziksel olarak benim güzellik anlayışım çok farklıdır, o kişinin bir aurası olmalıdır, farklı bir enerjisi olmalıdır. O tür güzellik benim için çok önemlidir.


“Adanalı olmak” diye bir şey var… Siz de bunu her hücrenizde hissediyor musunuz?

Ben orijinalinde Malatyalıyım ama 29 yaşıma kadar Adana’da yaşadım, bakınca ben Adanalıyım. Adanalılıklarım var. Ben de bir Anadolu insanıyım. Yaşama bakışımda, ilişkilerimde de böyle. Adanalı erkeklerimizin beğendiğim ve beğenmediğim tarafları var. Giderek beğenmediğim tarafları azalıyor. Adanalıların yürekli olmalarını, sözünün eri olmaları, sıcak olmaları, dokunarak iletişim kurmaları… Dokunmatik bir tarafımız vardır, bazı insanlar sevmez ama Adana’da herkes böyle yaşar. Kalıpların içerisine sıkışıp kalamayız, heyecanı severiz. Bir şekilde olumlu bakan tarafımız da var, Eyvallahçı bir taraf bu aynı zamanda.

 Röportaj: Bengü Arslan tarafından Q Life Dergisi için yapılmıştır.

İlk Defa 3 Şen Bir Arada

 senailesi

Aslı, Suzan ve Begüm Şen muhteşem bir kış gününde bizleri evlerinde ağırlayarak, ilk defa aynı karede olmanın büyülü enerjisi ile objektiflerimize poz verdiler.

Aralarındaki güzel ve pozitif enerjinin sırrı nedir?

Aslı Şen-  “Birbirimize saygı duymak işin altın kuralı bence. Klasik elti ilişkisi biz de olmadı hiç. Allah’a 1000 şükür.”

Suzan Şen- “Ben, Begüm ve Aslı görümce gelinden daha çok arkadaş kalmayı nadir başaran ailelerdeniz, burada en önemlisi sevgi ve saygıyı yitirmeden iletişim kurabilmek ve biz bunu çok iyi bir şekilde sağlıyoruz.”

Begüm Şen- “Hayata pozitif bakan, birbirine saygılı kişilerin kolaylıkla iletişim kurabildiklerini düşünüyorum, bizim aramızdaki bağ da buna dayanıyor.”

Sosyal yaşamda nelerden hoşlanıyorlar

Suzan Şen boş vakitlerini genelde kızı Melisa ile geçiriyor, dostları onun vazgeçilmezi. Kedi ve köpekleri de olmazsa olmazları arasında yer alıyor. Hobi olarak fotoğraf çekmeyi seviyor, aynı zamanda bir nostalji hayranı ve eski plakları toplayıp, dinlemenin kendisini günlük hayatın stresinden uzaklaştırdığını söylüyor.

Aslı Şen, çocuklarları ve işinden arta kalan zamanlarda dolu dolu yaşamayı seviyor. Spor unun vazgeçilmezi. Tenis oynamak, pilates ve yürüyüşün kendisini çok mutlu ettiğini söylüyor. Arkadaşlarıyla da vakit geçirmenin değerini de paha biçilmez buluyor.

Begüm Şen, çocuklarının bütün hayatı olduğunu ve tüm programını onlara göre şekillendirdiğini söylüyor. “Gelişme çağında ne kadar çok ilgilenip, iyi bir iletişim kurabilirsem, gelecekte kendilerine güvenli bireyler olacaklarına inanıyorum. Çocuklar okuldayken ve işten arta kalan zamanlarımda arkadaşlarımla birlikte olmaktan büyük keyif alıyorum.” diyor.

Moda ve sezonun trendleri hakkında düşünceleri

Suzan Şen- “Şu anki yeni trendleri kendime çok uygun bulduğumu söyleyemem. Ben görsellikten daha çok, rahatlığı ön planda tutan kıyafetleri tercih ediyorum. “

Aslı Şen- “Moda insanların kendini ifade etme bicimi bence.  Tabii ki bazı trendler bana yakınken bazıları çok uzak. İnsan kendini tanımaya başladıkça, modayı da kendine uyarlamaya başlıyor. Modayı herkes takip ediyor artık ama kendine yakıştıran, stilini ortaya koyan daha az kişi.. Ben bunu yapmaya çalışıyorum.”

Begüm Şen- “Moda, benim için güzellik ve keyif anlamına geliyor. Genellikle kendime yakışan ve içinde rahat hissettiğim kıyafetleri tercih ediyorum.”

Sosyal sorumluluk projelerinde Şen ailesinin yeri ve hissettikleri:

Aslı Şen: “Şen ailesi olarak elimizden geldiğince sosyal sorumluluk projelerine destek olmaktan büyük keyif alıyoruz. Tek bir kalbi mutlu edebiliyorsak bile ne mutlu bize.  Yastığa kafamızı koyduğumuzda, vicdanımızla baş başa kaldığımızda bu projeler  bizi rahat uyutuyor.”

Suzan Şen: “Şen Ailesi olarak bizler genelde cemiyet hayatımızda sorumluluk ve yardım projelerinde görev almaya özen gösteririz, bundan dolayı da ailemle her zaman gurur duyarım çünkü bunu şov amaçlı değil gerçekten gönül hissederek yaparız.”

Begüm Şen- “Sosyal sorumluluk kampanyalarına katılmak kadar, elimden geldiğince, bireysel olarak birilerine yardım etmek de beni çok mutlu ediyor. Tabii ailemin de bu konuda duyarlı olduğunu bilmek ayrıca bir gurur kaynağı…  İki senedir, Bayer’in katkılarıyla yapılan Kadın Sağlığı Gönüllüleri projesinde çalışıyorum ve böyle bir organizasyonun içinde olmak bana büyük bir heyecan veriyor.”

 

Birbirlerinden birbirlerini dinledik…

Aslı Şen için Suzan Şen; Dost, iyi kalpli, yumuşak yürekli, yardımsever ve maviş gözlüm

Aslı Şen için Begüm Şen; Yardımsever,  iyi yürekli, giydiğini yakıştıran, eli açık, gönlü çok büyük.

Suzan Şen için Begüm Şen; Temiz kalpli, yardımsever,iç güzelliği yüzüne yansıyan, iyi bir anne ve iyi bir eş.

Suzan Şen için Aslı Şen; Dost, yengeden öte dost, açık sözlü, içten, sıcakkanlı, pozitif, iyi bir anne ve iyi bir eş.

Begüm Şen için Suzan Şen; Anaç, hayat dolu, insancıl, hayvan sever, bilgisayar kurdu.

Ali Şen deyince;

Aslı Şen- “Sıcacık bakışıyla, çocukların sevgilisi olan DEDE Ali Şen gelir aklıma.  Babamın her zaman önceliği torunlar olduğu için, onlar için dünyayı bile tersine çevirir. Dolayısıyla da çocuklarında gözbebeği.”

Suzan Şen- Harika bir baba, ideal dede ve çok iyi bir eş.

Begüm Şen- “Ali baba deyince aklıma ‘güç’ geliyor. Güçlü bir kişiliğe sahip olduğu için, her zaman lider ve kendinden emin bir duruşa sahip. Ancak benim için altın kalpli bir dede ve Fenerbahçe’nin en karizmatik başkanı…”

Aile kavramının oldukça hasar görmeye başladığı günümüzde, bu kadar kopmaz bağlarla birbirine bağlı bir aileyi korumanın sırrı:

Aslı Şen;” Biz ailemizden ne gördüysek o şekilde hem birbirimize hem çocuklarımıza davranıyoruz. Ali babamın esine olan aşkı, rahmetli babamın anneme olan sevgisi ve saygısı bizim rehberimiz. Birbirimizi çok sevdiğimiz için beraber olmak bizim için bir zorunluluk değil bir  keyif ortamı oluyor  dolayısıyla.”

Suzan Şen; “En önemlisi babam ve annemin birleştirici sevgisi bizi her zaman bir arada tutmuştur. Ayrıca her konuda birimize koşulsuz destek veririz, bununla daima gurur duymuşumdur. Maalesef ki günümüzde çoğu insan maddiyatı ön plana çıkarıyor. Tam aksine Şen ailesi olarak  bizler manevi duygularımızı önemseriz, bu da aile içindeki bağlılık, sevgi ve saygımızı daha da güçlendiriyor.”

Begüm Şen; “Herkes birbirine sevgi ve saygı duyarsa bu zor olmuyor. Çocuklar doğduktan sonra aile olmanın değerini daha iyi anladım diyebilirim, bu nedenle bizi bugünlere getiren büyüklerimize zaman ayırmaktan büyük zevk alıyorum. İzmir’de yaşayan ailem sık sık ziyaretimize geliyorlar. Aynı düşünce yapısına sahip bireylerden oluşan, büyük bir aileye mensup olmak beni çok mutlu ediyor. “

Röportaj: Bengü Arslan / Fotoğraflar: Ünal Atılgan

Quality of Magazine Dergisi için yapılmıştır.

 

Kalıplara Sığmayan Alternatif Bir Tasarımcı: Deniz Berdan

Deniz Berdan, herkesin yakından tanıdığı bir celebrity, bir alternatif tasarımcı, bir anne, bir eş, bir kadın… Tek bir tanıma- kalıba sığmayan bu kadın, öncelikle modacı tanımlamasını hiç sevmiyor… Onun yerine alternatif tasarımcı sıfatını tercih ediyor. Alternatif tasarımcı derken de yenilikçi anlamında kullanıldığını sözlerine ekliyor. Deniz Berdan’la Q Life olarak harika bir röportaj gerçekleştirdik…

“Eğer seçtiğiniz alan lüks segmentte hazır giyim ise yerel olmaktan çıkıp global olmak zorundasınız.”

Londra Moda Haftası’nda bir Türk olarak yer almak sizin için nasıl bir duyguydu? Bizimle paylaşır mısınız?

Öncelikle biz bir marka olabilmek adına LFW’de yer aldık. Tasarımın milleti olmaz aslında ama tabi ki bir Türk olarak Londra Moda Haftası’nda olmak mutluluk verici. Alternatif bir çizgide olmamız nedeniyle de Londra çıkış yapabilmek adına bizim için en doğru adresti. Begüm’ün eğitimine orada devam etmesi nedeniyle çok sık gidip geldiğimiz ve bir şekilde organik bağımızın da olduğu ve çıkış yapabilmek adına bizim için doğru bir adresti Londra. Ürünlerinizin, fikirlerinizin Londra gibi rekabetin zor olduğu moda merkezinde beğenilmesi gerçekten çok heyecan verici… Biz bir planla yola çıktık. Eğer seçtiğiniz alan lüks segmentte hazır giyim ise yerel olmaktan çıkıp global olmak zorundasınız. Neticede bir sezonda aynı modelden tek bir ülkede kaç adet üretip satabilirsiniz ki! Lüks segmentte fiyatlar yüksek ve olayın özelliği o çevrede herkesin üzerinde görmeden kişiye özel hissettirebilmek.

“Çok yönlü, detaycı ve çalışkan olmanın da verdiği avantajla pek çok işin üstesinden gelebiliyorum.”

Hep oldukça ilginç ve yaratıcı projelerde sizi görüyoruz. Markaların size olan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kendimi bildim bileli çalışan ve yaptığı işi ciddiye alıp sahiplenen bir insanım. Çok yönlü, detaycı ve çalışkan olmanın da verdiği avantajla pek çok işin üstesinden gelebiliyorum. Çalıştığım firmanın ihtiyaçları ve ona yönelik çalışma konusunda geçmişte masanın her iki tarafında olmanın verdiği tecrübelerimin de olması bana bir avantaj sağlayabiliyor. Tüketici de markalarda yenilik ve farklılıkların peşinde. Biz de bunu fazlasıyla karşılayabiliyoruz aslında.

 

Kızınız Begüm’de bu projede size yardım etmiş, birçok projede kızınız ile birlikte yer alıyorsunuz… Ayrı bir keyif olsa gerek…

Biz Begüm’le ortağız aslında. Anne kız iş yapmanın aynı kafa yapısında düşünebildiğimiz için pek çok artısı olabildiği gibi olaylara duygusal yaklaşmak gibi negatif yönleri de olabiliyor. Çok nadir olsa da anlaşmazlığa düştüğümüz zamanlarda fikirlerimizi sebepleri ile açıklayıp ortak bir noktada buluşabiliyoruz. Üstelik de her anne için çocukları ile birlikte vakit geçirebilmesi hatta iş yapması şahane bir durum. Çocuklarımın bana yakın olması en büyük şansım ve büyük keyif.

Anne olarak nasıl bir yol gösterme söz konusu?

Her ebeveyn gibi ben de çocuklarımın geleceğini düşünüyor ona göre adımlar atıyorum. Can meslek seçimi için henüz çok küçük ancak onun da yeteneklerinin farkındayım ve 10 yaşında olmasına rağmen onu yapmak istedikleri konusunda yüreklendiriyorum. Begüm’le geleceğe dair bir yola girdik ve onun için çalışıyoruz. Yaptığım işi elbette çok seviyor ve keyif alarak çalışıyorum ancak attığımız her adım projenin bir parçası. Begüm bu yıl LCF’de ilk yılını okuyor ve gelecek 5-10 yıllık hedeflerimiz arasında iyi bir ekiple Begüm’ün işin büyük bir bölümünü üstlenmesi var.

“Şimdiye kadar çok çalışsam da hep inandığım ve keyif aldığım işler yaptım ve bu şekilde para kazandım.”

Deniz Berdan istediği kariyer hedefine ulaştı mı? Ya da koyduğu hedefin neresinde?

Ben kariyer odaklı çalışan ve yaşayanlardan sayılmam. Şimdiye kadar çok çalışsam da hep inandığım ve keyif aldığım işler yaptım ve bu şekilde para kazandım. Yıllar içinde çok çalıştım ve çok biriktirdim. Kaç yaşına gelirsem geleyim veya hangi pozisyonda olursam olayım hala deneyimlemeyi, yenilikleri çok seviyor ve kendimi ilgilendiğim alanlarda geliştirmeye devam ediyorum. Aslında bunu kimse veya kariyer için değil gerçekten bundan keyif aldığım ve bununla mutlu olduğum için yapıyorum. İş çocuklarımın geleceğine geldiğinde ise gayet tabi konulara daha çok asılıyor ve her ebeveyn gibi onlara iyi bir gelecek sunmaya çalışıyorum.

Önümüzdeki günlerde planlanan projeler ve koleksiyonlardan bize bahseder misiniz?

Pek çok firma ile çalışmalarım var. Bir kısmı tamamlanırken, diğer yandan yeni projeler başlıyor. Benim için işin en heyecanlı ve keyif aldığım tarafı projenin başlangıçtaki fikir geliştirme aşaması. Oldum olası yayıncılık hayatında da profesyonellerle çalışmaktan keyif almış ve en başarılı işlerimi çıkarmışımdır. Sakın ukalalık saymayın bu tamamen yapı ve neye yatkın olduğunuzla ilgili bir şey. Örneğin nihai tüketici işlerim ve ilişkilerim berbattır mesela, hiç beceremem. Son dönemde çok keyif alarak yaptığım bir iş Collezione markasına koleksiyon hazırlamaktı. İşin hikâyesinden, desenine, müziğine, tasarımına her şeyini yaptık ve çok keyif alarak hazırladık. Çok genç bir koleksiyon oldu.

“Baykuş deseninin tüm detaylarının ve boyamalarının tarafımızca yapıldığı koleksiyonda gypsy punk etkisiyle farklı desen ve renkleri bir arada kullandık.”

Markaya özel çalıştığınız koleksiyonun hikâyesi nedir?

Collezione için hazırladığımız koleksiyonda Gypsy Punk akımının en önemli müzik gruplarından Gogol Bordello’nun Pala Tute şarkısının klibinden esinlenerek yola çıktık. Gypsy Punk teriminin kökeni tam bilinmemekle birlikte Roman müziğinin punk rock ile birleşiminden oluşmuş bir müzik türü. Romen kültürünün etnik yapısı nedeniyle gypsy punk gruplarında birçok dilden konuşulur ve bu şarkı sözlerine de yansır. Koleksiyonun genelinde var olan renklerin birlikte kullanımı ve punk rock akımının çingene kültürüyle birleşiminden oluşan renk ve desen birliktelikleri koleksiyonun en belirgin özelliklerinden. Baykuş deseninin tüm detaylarının ve boyamalarının tarafımızca yapıldığı koleksiyonda gypsy punk etkisiyle farklı desen ve renkleri bir arada kullandık. Kendi çizgilerimizde de Pala Tute klibinde gördüğümüz gerçek üstü çizgi ve görüntüler koleksiyonun kuplarında hissedilebiliyor. Koleksiyonumda kullanılan desenlere ve renklere rağmen kadının kıvrımlarını gösterebilen siluet kupları görebilmek mümkün…

 

Koleksiyonu ne kadar zamanda hazırladınız?

Koleksiyonun çizim, fikir ve düşünce aşaması yaklaşık 20 günü buldu. Ancak hep aklımızda olan ve hayranı olduğumuz etnik punk grup Gogol Bordello’dan yola çıkmaya karar verince gerisi çorap söküğü gibi geldi. Benim yıllardır yaptığım bir şeydi rapidograph.  Rapidoya hâkim olmam nedeniyle de bir hafta içinde desenleri yapıp ilk çalışmaları hazırlamış olduk. Ben çizimde iyiyimdir ama Begüm’de boyamada iyidir ve o da boyamaları yaptı.  Daha sonra desenlerimizle boyamaları bir araya getirdik. Çizimlerimizin içinden üretime girecekler ise; Collezione tarafından seçildi ve önce kumaşlar üretilmeye başlandı. Koleksiyonda gypsy punk akımından gelen pek çok renk ve deseni birlikte görebilmek mümkün. Kumaşlar basılırken kalıpları çıkardık ve gelen kumaşlarla birer model çalışması yapıp üretime verdik.

Böylesine yoğun bir tempoda iş ve ev yaşantısını bir arada yürütmek zor olmuyor mu?

Son 3 ayda sadece bir gün tatil yapabildim ancak çok keyif alarak çalıştığım için bundan şikâyet etmiyorum. Böyle bir yoğunlukta aile desteği o kadar önemli ki. Bu konuda ben gerçekten çok şanslıyım Haluk özellikle Can’la ilgili bana çok destek oluyor.

Röportaj Bengü Arslan tarafından Q Life Türkiye dergisi için yapılmıştır.

Yönünü İçgüdülerine Göre Belirleyen Kusursuz Tasarımcı: Begüm Salihoğlu


1983 İstanbul doğumlu olan Begüm Salihoğlu, ortaokulu St. Pulcherie Kız Ortaokulu’nda, liseyi St. Benoit Lisesi’nde okudu. Kendisini baskıya gelemeyen, özgürlüğüne düşkün biri olarak tanımlayan Salihoğlu’nu kendi haline bırakarak, yaratıcı ve etkileyici tasarımlara imza attığını gözlemleyebilirsiniz. Değişik ülkelere seyahat etmeyi çok seven tasarımcı, farklı kültürleri tanımaktan zevk alıyor. Bunun dışında enerjisinin tutmadığı insanlarla asla çalışmıyor, iyi elektriği de kötü elektriği de hemen alıyor ve hayatta yönünü hep içgüdülerine göre belirliyor. ROMAN için yeni bir koleksiyon tasarlayan Begüm Salihoğlu koleksiyonu ve modaya dair her şeyi Q Life ile paylaştı.

Yurtdışında Fransızca işletme alanında eğitim almaya gittikten sonra bunun yanlış karar olduğunu düşünüp, bambaşka bir alana, yani  ‘modaya’ yönelmişsiniz. Böyle cesaret gerektiren bir karara nasıl vardınız? Aileniz bu kararınızı nasıl karşıladı?

Hayalim hep üniversiteyi Amerika’da okumaktı, çünkü orada sizi yönlendiriyorlar, yeteneğiniz olan, merakınız olan konularda eğitmeye teşvik ediyorlar. Ben ailemi çok zor ikna ettim yurtdışında okumak için, hatta işin aslı ikna bile etmedim resmen emrivaki yaptım, okullara başvurdum, sınavlara girdim ve Boston’da Northeastern University’e kabul edildim. Ancak oraya hep transfer olacağım bir okul gözüyle baktım çünkü aklımda hep modayla ilgili bir şey yapmak vardı.

     Direk moda okumaya neden gitmediniz?

Ben aileme “ben moda okumaya, Amerika’ya gideceğim!” deseydim asla izin vermezlerdi ve bunu şımarıkça değerlendirirlerdi. Çok uzun bir sure önce olmasa da o zaman moda okumak sadece hayali bir şeydi, okunmazdı, isletme okunurdu çünkü o zamanlar… İşletme okursan her isi yaparsın bilinci vardı. Nitekim benim ailemde buna inanıyordu. Ben portfolyo hazırlayıp başvurduğum zaman bütün istediğim okullardan kabul edilmiştim. Bundan haberi olmayan ailem ise beni ziyarete geldiği gün havaalanında öğrendiğinde büyük bir şaşkınlık yaşamıştı. Çünkü ben “hazır mısınız New York’a taşınıyorum! Hem de moda okumaya Parsons’a kabul edildim!” dediğimde ne yapacaklarını şaşırmışlardı ama içten içe çok gururlanmışlardı. 

Dünyanın  önde gelen moda okullarından biri olan Parsons School of Design’da eğitim gördükten sonra pek çok başarılı işler yapmışsınız. Jill Stuart, Huseyin Çağlayan gibi ünlü modacılarla çalışmış olmanız da bunlara örnek. Bütün bu deneyimlerin,  şimdi kendi markanızın adı altında yaptığınız tasarımlarınızda bir etkisi var mı?

Tabii ki de var, olmaz olur mu? Onlar yıllardır bu sektörde olan, büyük bir tecrübeye sahip tasarımcılar. Hala da onlar gibi başarılı olmak için kendimi geliştirmeye çalışıyorum.  Hüseyin Çağlayan muhteşem bir yaratıcı beyin, hatta o bir dahi diyebiliriz! Onunla çok kısa bir dönem ben Paris’te Via Malaura Showroom’da çalışırken defilesi için çalıştık.  O kadar kısa zamanda bile ekibiyle olan müthiş enerjisine tanık oldum. Ekip gücünü bu tecrübemle birlikte daha çok beynime kazıdım ve bende ayni şekilde ekibimle güzel bir enerji yakaladım. Bunun isinizde başarılı olmak için bu çok önemli bir ayrıntı olduğuna inanıyorum, tek başına asla var olamazsınız. 

Haute-couture koleksiyonunuzun tanıtımı için yapılan çekimde model olarak Azra Akın’ı seçme sebebiniz nedir?

Azra Akın çok naif bir yüz, pürüzsüz ve çok sade bir güzelliği olan bir kadın. Hareketleri, içtenliği ve enerjisiyle çok rahat çalıştığım bir isimdi, çok kısa sürede de çok yakın arkadaş olduk onunla. Kıyafetlerimi çok güzel taşıyor ve onun zarifliğinde kıyafetler daha farklı ön plana çıkıyor. 

Haute-couture koleksiyonunuzdaki kıyafetler dişiliği ön plana çıkaran türden. Bu koleksiyonu tasarlarken kafanızda kurguladığınız, ulaşmak istediğiniz kadın profilinden bahseder misiniz?

Bu koleksiyon ile ulaşmak istediğim müşteri profili yaşı ne olursa olsun her daim sik ve sofistike görünmek isteyen, kendini özel hissetmek ve başkasına benzemek gibi bir opsiyonu asla kabul etmek istemeyen bir profil vardı kafamda.  Bana gelen müşteri biliyor ki asla başkasında ayni elbiseyi göremeyecek. 

Koleksiyonda vücut hatlarını  ortaya çıkaran straplez elbiseler, parlak kumaşlar ve payetler göze çarpıyor. Önümüzdeki sezonun gece kıyafetlerinde bu detaylara sıkça rastlayacak mıyız?

Kadınlar her zaman vücut hatlarını en güzel gösteren, farklı ve kendini diğer kadınlardan ayıracak kadar iddialı kıyafetleri severler. Biz de bu yüzden her zaman bu detaylara yer vereceğiz. Gece kıyafetlerinde biraz parıltı gece loş ışıkta kendini gösterir, bu yüzden sıkça bu detaya rastlayacağız.

Begum_Salihoglu_azraakin

Moda dünyasının stresli atmosferi özel hayatınızı nasıl etkiliyor? 

Çok çok stresli bir iş gerçekten, dışarıdan çok eğlenceli gözüküyor ama kendi işyerinize sahip olmak demek ciddi olmanız ve devamlı isinize sahip çıkmanız demek.  Her detayıyla bizzat kendim ilgileniyorum, kontrol bende olmadığında rahatsız olan bir tipim bu yüzden ön muhasebesinden, pazarlamasına, satışa kadar her şeyi kendim organize ediyorum.  Bu da demek oluyor ki özel hayatim için sadece uyumaya eve gidebiliyorum. 3 haftalık evliyim ama daha evimde bardağımı koyacak sehpam yok J Kendime hiç vakit ayıramamaktan biraz şikâyetçiyim ama bu da işimin bir parçası ve işimi çok seviyorum bu yüzden rahat katlanıyorum sanırım. 

Hem Haute-Couture hem Ready-to-wear koleksiyonları hazırlıyorsunuz. Bu ikisi arasından sizin tasarlamaktan en çok zevk aldığınız koleksiyon hangisidir?

Ben her ikisini de tasarlarken keyif alıyorum. Haute couture de sadece yaratıcılığınızın sınırlarını çok daha fazla zorlayabiliyorsunuz ve karsınızdaki de sizi gerçekten anlayan ve yeniliklere açık olan bir müşteriyse ortaya mutlaka muhteşem bir iş çıkıyor. Hazır giyim de ise daha çok ihtiyaca yönelik tasarımlar yapmak durumundasınız çünkü tek tek satmak gibi bir lüksünüz maddi açıdan olamaz. Hazır giyim de büyük bir kitleye hitap etmek için hedef kitlenizi de iyi tanımanız ve buna göre tasarımlar yapmanız gerekir.  Biz Roman ile bu deneyimi yaşadık ve hazır giyim bundan sonra daha çok odaklandığım bir alan oldu çünkü dünyaya açılmanın yolu bu. 

Begüm Salihoğlu’nun tasarımları  nasıl bir tarz benimseyen kadınlara hitap etmektedir?

Begum_Salihoglu_azrakin-benguarslan

Kendine güvenen, sade ve sofistike ama ayni zamanda detaylarda iddialı olmayı seven, dişiliğini ön plana çıkarmak isteyen bayanlara daha çok hitap ediyoruz. 

Gelecek sezon için her kadının gardırobunda bulunmalı dediğiniz parçalar nelerdir?

Gelecek sezon her kadının gardırobunda Roman’a hazırladığımız koleksiyondan bir kokteyl elbisesi mutlaka bulunmalı. Bu koleksiyonu hazırlarken her sezon acil durumlarda ihtiyacımıza koşan renk alternatifleriyle birlikte küçük siyah elbiseler tasarladım. Bunun dışında midi boy yüksek belli etekler, derin yırtmaç detaylı elbiseler eğer vücudunuz müsaitse mutlaka gelecek sezon bulunmalı. 

Marka ve tasarımcı  işbirliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Eğer tasarımcı köklü bir marka ile çalışıyorsa ve o markanın müşterisine de sadık kalarak yeni bir soluk getiriyorsa o zaman o işbirliği çok doğru bir işbirliği olur.  Tasarımcıların çok radikal değişikliklere giderek markayı tamamen bambaşka şekilde değiştirmeye çalıştığında başarısız olduklarını görüyoruz.  Marka ve tasarımcı işbirlikleri devam ederse markalar yeniliğe açık olan müşteri kitlesine de hitap etmiş olurlar diye düşünüyorum. 

ROMAN markası  için hazırladığınız koleksiyonun teması nedir ve sizi gerçekten tatmin eden bir iş mi oldu?

Koleksiyonda 1940’larin izlerini 1990’lar minimalizmi ile karıştırdım. Kesimleri vücut hatlarını en iyi ve en ince gösterecek şekilde tasarladım.  İki farklı tema yarattık, birincisi geometrik kesikleriyle ve asimetrik detaylarla daha genç daha dinamik bir line oldu. Diğer temada ise biraz daha ağır ve sofistike bir line tasarladım. Taş işlemeli kordon detaylarla elbiseye aksesuarla birlikte tasarlanmış hissi vermeye çalıştık.  Sırt detaylarına, kollarda islemelere, transparanlığa ve parıltıya odaklandık ve ortaya her yaştan kadına hitap eden, çok şık bir koleksiyon çıktı. Kumaşlarda dokumlu krepleri, ipek şifonları ve likralı vücudu saran çok iyi kumaşlarla çalıştık. Renklerde ise gülkurusu, zeytin yeşili, mor, siyah ve şampanya renkleriyle oynadık.

Röportaj: Bengü Arslan tarafından MAG Dergisi için yapılmıştır.

Julia Nitu ve Mehmet Köymen

Aşk Kadını: Julia Nitu

Güzelliği, duruşu, tavrı, asaleti ve güçlü kişiliği ile göz kamaştıran bir kadın. Onu gördüğünüz andan itibaren, büyülenmemeniz mümkün değil. Kariyerini Türkiye’de sürdüren ve birçok meslektaşının aksine yükselen bir kariyer çizgisi sürdürüyor. Julia kendisini bir AŞK KADINI olarak tanımlıyor, onun için aşk; tatlı- acı bir duygu, çiftlerin birbirlerini sahiplenmesini olmazsa olmaz görenlerden… Kendisini obsesif bir aşık olarak tanımlarken de sahiplenmenin kıskançlıkla karıştırılmaması gerektiğini özellikle vurguluyor.

Julia Nitu ile moda çekimi gerçekleştirmek oldukça keyifli. Size hiçbir iş bırakmıyor, o muhteşem duruşu, profesyonel pozları ile sizi yönlendiriyor ve adeta kendine hayran bırakıyor.

Uzun süredir podyumlarda yok, sadece çok özel moda çekimlerinde ve defilelerde yer alıyor. Başarılı mankenlik kariyerinin ardından oyuncukta da iddiasını sürdürüyor. Birçok dizi teklifine rağmen İstanbul Masalı’ndaki muhteşem performansının ardından, gelen projeleri ince eleyip, sık dokuduğunu belirtiyor. Julia, ekrana çok yakışıyor. Sanki dünyaya bir yıldız olarak gelmiş.

1994 Miss Romanya unvanına da sahip olan Julia Nitu, uzun yıllardır Fashion Model Ajans’ın Başkanı ve ulusal- uluslararası birçok organizasyona ve defileye imza atıyor, yeni modellere hem deneyimleri hem de üstün yöneticilik vasfı ile yol gösteriyor. Fashion Model Ajans; açılış, tanıtım, event, davet, defile gibi birçok organizasyonun A’dan Z’ye tüm sorumluluğunu üstlenerek, birbirinden başarılı işlere imza atmaya devam ediyor. Doğuş Grubu, Ağaoğlu Şirketler Grubu, British  American Tobacco bu şirketlerin sadece bir kaçı. Julia Nitu şirket felsefesini, kusursuzluk üzerine kurmuş, birbirinden donanımlı alanında uzman kişilerin oluşturduğu ekibiyle yoluna başarıyla devam ediyor.

Birçok sosyal sorumluluk defilesinin de baş mankenlerin Julia Nitu, konu çocuklar ve hayvanlar olunca, hiç düşünmeden evet diyor, sosyal sorumluluk defilelerine. Hep en iyi modacılarla çalışmayı ilke edinmiş kendisine, bu modacıların başında; Yıldırım Mayruk, Vural Gökçaylı, Cengiz Abazoğlu, Süleyman Demirel, Cemil İpekçi, Mehmet Köymen geliyor.

Sait Halim Paşa Yalısı’nın o muhteşem tarihi atmosferi, Mehmet Köymen imzalı  haute couture tuvaletler ve Julia Nitu’nun asaleti birleşince ortaya muazzam kareler çıktı.

Son olarak Süleyman Demirel’in 2010-2011 İlkbahar- Yaz Koleksiyonu’nun yüzü oldu Julia Nitu… Selda Car’da ona eşlik etti. Bu koleksiyonda bambaşka bir Julia göreceksiniz, Julia Nitu ve haute couture tasarımlar bence birbiriyle fazlasıyla örtüşüyor.

Fotoğraflar: Ünal Atılgan

Styling: Bengü Arslan

Kıyafetler: Mehmet Köymen- Haute Couture

Mekan: Sait Halim Paşa Yalısı

Mücevherler: Tekvin Mücevher

http://instagram.takipcisatinal.net